Küresel Politika-3

 

Küresel Politika-3

İlk iki yazımızdan itibaren anlamaya çalıştığımız dünya siyasetine yön veren okullardan bu yazımız da Plüralist ve Marksist perspektife odaklanacağız.

Plüralizm

Plüralist yaklaşım 1960’lı ve 1970’li yıllarda ABD’de ortaya çıkmış ve aslında bir liberal kültür ürünüdür. Geleneksel anlamda yeni dünyada birçok kurumunda uluslararası sisteme dâhil olduğunu iddia eden sosyopolitik bir perspektiftir. Plüralizm realist ekolün devlet merkezli yapısına karşılık farklı bir alternatif sunar. John Barton’un bilardo masası benzetmesinde devletler sadece dış bir kuvvetin etkisiyle hareket eden, geçirgenliği olmayan ve kendi kendine yeten, bilardo topları ile simgelenir. Yani bir uluslararası anarşi durumunda devletler birbirleriyle çarpışarak masada hareket eden varlıklardır. Plüralistlere göre bu benzetme hem çok uluslu şirketleri ve sivil toplum hareketleri gibi ulus aşırı sistemleri ihmal etmesi hem de ekonomik ilişkiler bağlamında karşılıklı bağlılığı kabul etmekteki başarısızlığı uluslararası siyaseti çarpıtmaktır.

general-motors-logoOrtaya çıkan plüralist gelenek ulus-devletlerini göz ardı etmeden uluslararası siyaseti çok daha geniş bir çıkarlar ve gruplar yelpazesinde şekillendiğini ortaya koymuştur. En azından realizmin egemenliğini daha mütevazı bir şekilde özerklik noktasına çekmiştir. Bu Feminist hareket, General Motors, Coco Cola, Greanpeace, Papalık ve İşid tarzı yapıları da aynı bir Çin ve Brezilya gibi uluslararası siyasette etkin bir rol olarak kabul edilmesini sağlar. Esasen bu gücün yayılması devlet ya da devlet dışı tüm aktörlerin bağımsız hareketini kısıtlayan ve eylemleri bir sınırlılık içerisine hapseden otonom aktör fikrinin kendisini vurgular.

Sonuç olarak plüralist yaklaşım güç siyaseti ve tek başına ulusal büyümeden bir kopuştur ve idealizm gibi elle tutulamayan değer yargıları yerine bir güç dağılımının rekabeti baltaladığını ileri sürmüştür. Nihayet, plüralistler karşılıklı bağımlılığın giderek arttığı bir dünyada işbirliği ve bütünleşmenin (Avrupa Birliği gibi) kaçınılmaz bir son olduğunu ortaya koymuşlardır.

Marksizm

Marksizm bütün siyasal paradigmaları reddeden bir anlayış ortaya koymuştur. Onların teorisini farklı kılan şey ekonomik güce ve uluslararası sermayeye biçilen roldür. Marx uimgresluslararası sistemde bir burjuva sınıfı ve proletaryanın arasında ki düşmanca ilişkiyi anlatırken üstü kapalıda olsa aslında bir uluslararasıcılık yapmıştır. Bunu, onun yazdığı ‘komünist manifesto’sunda tüm dünya işçilerine seslenmesinden anlayabiliyoruz. Başka bir ifade ile liberal ve realist teorilerde dünyanın içinde bağımsız bir şekilde var olan devletler, aslında gücün uluslararası sitemde dikey olarak bölünmesini ifade ederken, Marksizm ise uluslararası sınıf temelinde bir yatay örgütlenme ortaya koymuştur. Lenin’de bu teoriye dayanarak Birinci Dünya savaşını, emperyalist yayılmanın ve ulusal kapitalizmin fazla sermayeyi ihraç ederek kar oranlarının korunması çabasının yansıttığı ve Afrika, Asya ve dünyanın diğer yerlerini kontrol etmek için girilen bir büyük kapitalist devletler çarpışması olarak nitelendirecektir.

Bunula yayında, neo-marksistler klasik Marksizm’in çizdiği sınırları kabul etmektedirler. Bu sınırlar arsında devlet emperyalizminin kapitalizmin en son boyutu olduğu ve devlet ideallerinin bu kapitalizm altında çizildiği dar görüşü de barınmaktadır. Aslında devletin ‘göreli otonomi ’sini kabul ettikleri oranda neo-marksistler dünya üzerinde birçok kurumun (ulus-altı, ulus ve ulus-üstü) etkide bulunduğu şeklindeki plüralist düşünceye yaklaşmışlardır. Neo-marksist yaklaşımın klasik Marksistlerden ayıran temel şey sadece devlet eksenli değil aynı zaman da küresel bir kapitalizminde olduğu inancıdır.

Neo-marksistler, durumu analiz ederken çok uluslu şirketlerin artık devletler gibi baskın rol sahibi olmanın da ötesine geçip ’küresel kapitalizmin yeni koruyucu melekleri haline gelmişlerdir’ der. Bu yaklaşım neo-marksistlere göre dünyayı çevre ve merkez ülkeler olarak bölmekte ve ekonomik olarak dengesizleştirmektedir. Bu küresel boyutta ki eşitsizlikler aslında ulusal boyutta ki eşitsizliklerin bir yansımasıdır. Bu açıdan bakıldığı zaman merkez bölgeler küresel ekonomiye uyum sağlarken çevre bölgeler dışarıda kalacak ve milliyetçiliği besleyerek marjinalleşecektir. Bu durumda ekonomik küreselleşme ulusal çözülmeyle beraber hareket edecektir.

Kaynak: Siyaset – Andrew Heywood – Adres Yayınları

Dördüncü yazı: Küresel Politika 4

Küresel Politika-3” üzerine bir yorum

  1. Geri bildirim: Küresel Politika-2 | Politika Okulu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s