Meşruiyet ve Devrim

Meşruiyet ve Devrim

 

Meşruiyet tartışmaları aslında çok eski zamanlardan beri olan siyasi zorunluluk sorunsalı ile alakalı bir durumdur. İnsanlar neden hükümetlere boyun eğer ya da neden devlete saygı göstermek, yasalara uymak zorundadır? Bakıldığında meşruiyet, modern siyasi dönemde ahlaki boyutlardan çok siyasi davranış ve inançlar ile anlaşılmaktadır. Yani insanların neden bir iktidara itaat etmeleri gerekir değil, daha soyut manada neden iktidara itaat ettikleri sorusunu inceler. İnsanlar otoriteye boyun eğdiren ve istikrarı arzu ettiren süreç nasıl işlemektedir? Bugün yasaları biz koymasak bile neden yasalar kutsallaştırılmıştır? Bu yazımızda istikrar kıskacında meşruiyet kavramına değineceğiz.

Meşruiyet denilince akla ilk gelen isim şüphesiz Max Weber’dir. Weber, belli hâkimiyet
sınıflarının meşruiyetlerini nasıl sağladıklarını bularak üç tip otorite örneği bulmuştur:

-Geleneksel otorite

-Karizmatik otorite

-Yasal-rasyonel otorite

Bu üç otorite sistemi, belli bir siyasi meşruiyet kaynağıdır. Weber bu tipleri, nispeten daha basit yapılı sistemlerdeki tahakküm şekilleri ile sanayileşmiş karmaşık sistemlerin tahakküm biçimlerini karşılaştırarak bulmuştur.

Weber__Max-777bd3f095c938b04d08f286b5916778.jpg

Alman düşünür Max Weber

Bu tiplerden ilki geleneksel otoritedir ve bu otorite uzun yıllar önce inşa edilmiş gelenekler üzerine temellendirilir. Geleneksel otorite her zaman var olduğu için aslında meşru olmuştur. Önceki nesiller bunu kutsallaştırmıştır ve genelde içerisinde değiştirilemez ve kaldırılamaz kurallar bulunur. Geleneksel otoritenin en bariz örneği patriarkalizm ve gerontokrasidir. Geleneksel otorite Suudi Arabistan, Fas, Kuveyt gibi ülkelerde gözlemlenmektedir. İngiltere, Hollanda gibi anayasal monarşilerde (ne kadar sembolik olsa da) ise etkisi halen devam etmektedir.

 

Karizmatik otorite basitçe bir tanrı vergisi olarak verilmiş özellikler olarak tanımlanamaz. Daha çok bir kişilik kültleri kişisel yönetim sisteminin temelini oluşturur. Kişiliğin ön plana çıktığı sistemlerde meşruiyet büyük oranda kişinin kendinde olması iki sonuç doğurur. Birinci sonuç liderin otoriteyi kullanma konusunda serbest olması, onun sınırlandırılamaz olması, halkı ona itaat etmek ve boyun eğmek zorunda bırakır. İkincisi ise meşruiyetin kişide olması kişinin sonlanması ile meşruiyetinde sonlanacağı anlamını taşımaktadır. Hiç şüphesiz ki Hitler, Napolyon ve Saruman da aynı sonu gören karizmatik liderlerdir.

Max Weber’in üçüncü otorite tipi ise yasal/rasyonel otoritedir. Bu otorite tipinde güç yasalardan kaynaklıdır ve başa gelen yöneticiyi de sınırlamaktadır. Yasal otorite tipini diğer tiplerden ayıran en önemli özellik gücü bir kişiye değil de makama veya konuma veriyor olmasıdır. Böylelikle kişiler değişse de otorite değişmez. Fakat Weber bu tipinde bir karanlık yüzü olduğunun farkına varmıştı. Weber artan verimlilik bedelinin, bürokratik yönetim biçiminin durmaksızın yaygınlaşmasıyla simgelenen çok daha kişiliksizleştirilmiş ve zalim bir toplumsal düzen yaratacağı korkusunu taşımaktadır.

Max Weber’in sınıflandırılması hala geçerliliğini korusa da bize halk nazarında kabul edilebilirliğini kaybetmiş sevilmeyen yöneticilerin yasallığı konusunda çok az şey söylemektedir. Mesela, 1990 yılında İngiltere’de nüfus vergilerine yaptığı zam sebebi ile halkın gösterdiği muhalefet sonucu Thatcher’ın kasım ayında koltuğuna veda etmesi bir meşruiyet kaybına neden olmadı. Bu durum da Beetham’ın dediği gibi meşruiyeti sadece ‘’meşruiyete olan inanç’’ üzerinden tanımlamak aslında yasallığı kendi elleri ile üretebilen yöneticilerin de meşru olduğunu iddia etmek olacaktır ve bu meşruluğun nasıl meydana geldiğini görmezlikten gelmek ile açıklanabilir bir durumdur.

Beetham üç koşulun yerine getirilmesi halinde meşruiyetin doğabileceğini söylemektedir. Birincisi güç her ne şekilde olursa olsun yerel ve yerleşik kodlara göre kullanılmalıdır. İkinci olarak, bu kurallar yöneten ve yönetilen tarafından inanılan değerler ile özdeşleştirilmelidir. Son olarak, meşruiyet yönetilenlerin rıza gösterdiklerini belirtmeleri ile sağlanabilir. Mesela bu 1990’da İngiltere’de yaşanan durum halkın seçimle gelenin seçimle gitmesi gerektiği idrakine varabilmesinin bir göstergesidir. Bu durum meşruiyet sürecinin iki temel özelliğine dikkat çeker. İlki, yönetilenlerin iktidarı kabul edip etmediklerini ortaya koymalarını sağlayan seçim sitemleri ve parti rekabetidir. İkincisi ise insanların yönetilmeleri gerektiğinde ne hissettiklerini anlattıkları anayasal kurallarıdır.

Meşruiyet Krizleri

Meşruiyete yönelik weberyan yaklaşıma alternatif olarak belki de Marksist yaklaşımları sunabiliriz. Ortodoks Marksistler, meşruiyet kavramını egemenlerin siyasi arenada kullanmak için oluşturdukları bir retorik olarak kabul etmesi ve hiçe saymalarına karşılık modern Marksistler (Gramsci önderliğinde) kapitalizmin siyasi destek çekmek konusu noktasında becerilerinden kaynaklı desteklendiğini kabul ederler. Özellikle Jürgen Habermas gibi düşünürler sadece sınıf üzerine değil aynı zamanda meşruiyeti kuran sistem (demokratik süreç, seçimler, partiler vs.) üzerine de yorum yaptılar. Habermas, kapitalist bir sistem içerisinde meşruiyeti kurmanın aslında çok zor bir eylem olduğunu söyler çünkü kapitalizmin ekonomik yayılmacılığı halkın rızasını kazanmayı zorlaştırıcı birçok etkeni yanında getirmektedir.

Kapitalist ekonomiler maksimum kar peşinde koşan acımasız ekonomilerdir ve bu sistem içerisinde halkın çeşitli yöntemlerle yönetime daha çok müdahale etmesi aslında halk üzerinde bir refah isteği ve eşitlik duygusu oluşturacaktır. Bu duyguda devletleri daha da sosyal devlet haline sokacak ve devlet müdahalesinde bir artışa neden olacaktır. Buda kapitalist düzenin aslında istemediği bir durumdur çünkü artık ekonomik büyümeyi sağlayan şirketlerin önünde bir devlet sınırlandırması vardır. İşte bu noktada halkın taleplerini yerine getirme ve ekonomik büyüme arasında sıkışan toplumlar için meşruiyeti temin etmek giderek zorlaşacak ve bir noktadan sonra imkânsız olacaktır.

1970’lerde benzer bir sorun teşkil eden ‘’aşırı yük altında olan’’ hükümetler ortaya çıktı. Anthony King’in ortaya attığı, ülkeyi yönetmenin giderek zor bir meziyet halini aldığı, artık hükümetlerin rekabetten kaynaklı olarak vaat konusunda aşırıya gittiği ve farklı çıkar gruplarının birbiri ile çelişen isteklerini karşılamakta güçlük çektikleri iddiası hükümetlerin artık işlevlerini yavaş yavaş yitirdiği anlamına bizleri götürüyordu. Bunun bir sonucu da hükümetlerin artık korporatist bir hal almasıdır. Bu dönemin neo-Marksistleri hükümetlerin bu derece bir yüklemeyi kaldıramayacağını savunurken, aşırı yükleme kuramcıları sistemin bir önemli bir değişikliğe gitmesi gerektiğini savunuyorlardı.

1970 sonrası siyaseti açıklamada bu aşırı yükleme teorisinin büyük etkisi vardır. Hükümetler, halk üzerinde daha az beklentiye gitmeleri üzerinde çalışmalar yaptı. Bu da yeni sağın oluşmasına ve demokrasinin ekonomi ile tutarsızlığının gözler önüne serilmesine yol açtı. Özellikle refah denen şeyin aslında insanların kendilerinin sağlayabileceği bir olgu olduğu anlatılır hale gelmişti. İşsizlik bundan böyle hükümetlerin sıkıntısı değildi. Şüphesiz ki bu uygulamalar dizisinin iki başrol oyuncusu Reagan ve Thatcher’dır.

Yeni sağ yaklaşım daha radikal bir şekilde devletin sorumluluklarını azaltmak ve sorumlulukları yok etmek için oluşturulan bir hegemonik proje olarak eleştirildi. Bu bireyciliği ön plana çıkaran ve ‘’dadı devleti’’ kötüleyen açık bir felsefeyi ortaya çıkardı. Bu projenin yararı bazı Avrupa ve Güney Amerika ülkelerinde insani değerleri ön plana çıkartan sosyalist partilerin oluşturduğu bir kültür meydana çıkarmasıydı.

Devrimler

Meşruiyetini muhafaza eden iktidarlar kendi varlıklarını sürdürebildikleri gibi meşruiyetlerini yitirdikleri durumlarda da yıkılmaya mahkumlardır. Değişim siyasi düşünce de herkes tarafında kabul edilen ve hayati değere sahip bir değerdir. Fakat bu değişimin nasıl olacağı konusunda farklı birçok görüş vardır. Mesela, muhafazakarlar var olanı koruma eğiliminde oldukları için evrim yöntemiyle değişimi savunur yani bir kurumu değiştirmek istiyorsak reform yöntemleri ile var olanı düzeltme yoluna gitmeliyiz. Buna karşılık sosyalist ve liberal ideolojiler de değişim devrim aracılığı ile gerçekleştirilmelidir yani eski olan tümden yıkılıp yerine yeni ve işlevi olan kurum kurulmalıdır. Diğer bir taraftan devrimler genelde şiddete dayalı bir kopuş ile gerçekleşmiştir.

Marksist Devrimler

Marksistler devrimin anlamını çok belirgin dar bir anlamda kullanmaktadırlar. Onlara göre devrim aslında sadece var olan siyasi bir otoriteyi yıkıp yerine yenisini kurmak değil toplumsal kabulünde ötesine geçip yeni bir toplumsal kabulün kurulmasıdır. Bu perspektiften bakarak Amerikan devrimi Marksist düşünürler tarafından bir devrim olarak nitelendirilmez çünkü Amerika’da İngiliz kolonileri savaşarak bağımsızlıklarını ilan etseler de aynı mülkiyet sistemini ve toplumsal kapitalizmi devam ettirmişledir. Bununla birlikte birçok İngiliz Marksist’te Amerika ve Fransa devrimlerini feodal üretim sisteminden sanayi üretim sistemine geçmenin ön ayağı olmasından dolayı burjuva devrimi olarak nitelendirir. Bu bağlamda devrimler sadece beklenmedik bir anda ortaya çıkan sancılı dönemler değildir. Devrimler bir toplumun kökten değiştiği derin ve uzun dönemleridir. Mesela Rus Devrimi 1917 yılından başlayarak SSCB’nin yıkılışına kadar devam etmiştir.

Marksist teoride devrim, bir ezilen sınıfın ezen sınıfa karşı vermiş olduğu bir çatışmada
ortaya çıkar. Dolayısıyla sınıf temelli tüm toplumlarda devrim kaçınılmazdır. Marx
imagesdevrimin bir sınıfın diğer sınıfı devirip başa geçeceği noktada gerçekleşeceğine inanıyordu. Buna göre Fransız Devrimi burjuva devrimiyken Rus Devrimi ezilen proletaryanın devrimidir. Marx’a göre devrimin başlangıcı, üretim araçlarını elinde bulunduranların sınıf sistemi ile yaratıcılığın ve tekniğin önünü kestiği zamandır. Eğer proletarya sınıf bilincini kazanabilirse devrimci bir güç haline gelecek ve spontane bir biçimde isyan başlayacaktır.

Marx’a göre devrim sınıfsız bir dünya oluşturma noktasında bir ön ayaktı fakat Marx’ın teorisi tutmadı ona göre devrimler en çok kapitalistleşmiş batı ülkelerinde meydana gelmesi gerekiyordu fakat buralarda kapitalizm bir siyasi refah sunarak proletaryayı siyasi bir aktör olmaktan çıkarttır. Üstelik doğu toplumlarında gerçekleşen devrimlerde farklı bir şekilde meydana geliyordu.

Lenin tarafından gerçekleştirilen Bolşevik Rus Devrimi iki önemli noktayı içinde barındırmaktadır. Birincisi klasik Marksistlerin devrimin kendiliğinden meydana geleceği görüşü yerine devrimin yapılması görüşünün ön plana çıkmasıydı. Diğeri ise proletaryanın devrimi tek başına yapma imkânın olamaması ve yapsa bile siyasi açıdan yetersiz olması bir öncü parti modelinin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu nedenle teoride Rus Devrimi bir halk devrimi gibi gözükse de temelde bir parti devrimidir. Dolayısıyla birçok kişinin Rus Devrim’ini Marksist bir devrimden ziyade Marksist-Leninist bir devrim olduğunu iddia etmiştir.

Bir diğer Marksist özellikler taşıyan devrim hareketi de Mao Zedong tarafında yapılan Çin devrimidir. İşçi sınıfı yerine köylü sınıfı ile yapılan bu devrimde gene Rus Devrimi gibi toplumsal bir değişimden söz etmek çok mümkün değildir.

Marksist olmayan devrimler

Birçok Marksist olmayan devrim teorisi ortaya atılmıştır. Bu teoriler aslında toplumsal çatışma noktasında Marksistler ile aynı çizgide olsalar da temelde iki noktada farklılık gösterirler. Birincisi devrim aslında toplumsal bir değişimi değil siyasi bir değişimi temsil eder. Yani devrim toplumsal ve ekonomik derin meselelerden ziyade bir hoşnutsuz durumun düzeltilme çabasıdır. İkinci olarak devrim aslında kaçınılmaz bir son değil bazı siyasi toplumsal durumların bir sonucudur. Bu siyasi durumların neler olduğu tartışma konusu olmuştur.

En çok ön plana çıkan devrim teorisi şüphesiz ‘’sistemler teorisi’’dir. Bu teoriye göre hükümeti yaptığı icraatların, girdiler veya hükümete yapılan baskılar ile bir araya gelince uzun dönemli bir istikrar ortaya çıkacağı ortaya atılmıştır. Bu bağlamda bu icraatlar girdileri karşılamayacak hale gelirse başka bir ifade biçimiyle sistem tepki veremediği ekonomik, siyasi, toplumsal veya uluslararası değişimler sebebi ile dengesiz bir döneme girmesi halinde devrimlerin oluşması muhakkaktır. Mesela Rusya’da çarlık rejiminin yıkılması birinci dünya savaşından çıkan Rus devletinin hem bir ekonomik yeterliliğinin olamaması hem de yerleşik değerlerin yıkılmasının oluşturduğu bıkkınlığa cevap verememesi devrim ile sonuçlanmıştır. Mamafih bu teori aslında devrimlerin öznel ve psikolojik yönlerini pek önemsememektedir.

Bir diğer devrim teorisi de biraz sosyal psikolojiden yararlanılarak oluşturulan ‘’artan beklentiler neticesinde meydana gelen devrim’’ teorisi. Yani anlatılmaya çalışılan şey aslında devrimin uzun bir baskıcı yönetim ve çekilen çilelerden sonra gelen bir rahatlama veya baskıcı devletin hükümeti denetleme yollarında gittiği bir genişletme hareketinden sonra geldiğiydi. Bunun en bariz örneği Gorbaçov’un Doğu Avrupa devletlerinde olan devrimlerden önce yaptığı siyasi açılımlardır.

Bu devrim teorisinin en klasik ifadesi Ted Gurr’un İnsan Neden İsyan Eder?’ inde bulunabilir. Bu yaklaşımda devrim, insanların sahip olmasını bekledikleri ile (değer beklentileri) gerçekten sahip oldukları (değer kapasiteleri) arasındaki fark yüzünden ortaya çıkan ‘’göreceli yoksulluk’’ sonucunda meydana gelir. Haliyle devrimlerin meydana gelmesinin en yüksek olduğu dönemler kalkınmanın ve toplumsal refahın yükselişte olduğu bir dönemde birden bire işlerin terse dönmesi durumudur. Bu dönemlerde beklentiler giderek yükselecek ve bu yükselme karşılanamaz bir hal alacağından sistemde patlamalar meydana gelecektir. Burada göreceli yoksulluk kavramı hayati bir önem teşkil etmektedir. İnsanlar, aslında kendi durumlarının reelde nasıl olduğundan çok kendi algılarında nasıl olduğu ile ilgilenmektedirler. Örneğin, 1980 sonlarında insanların hoşnutsuz oluşu onların liberal batı medeniyetlerinde refah ve siyasi özgürlük seviyesinin yüksek olduğu algısından kaynaklanmaktadır.

Üçüncü bir devrim teorisi de devrimin sistemin içersin de var olan baskılardan dolayı değil aslında devletin baskılara müdahale ve güç noktasında eksikliğinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Eğer siyasi yeterliliğe sahip ise devlet her türlü iç baskıya direnebilecektir. Meşruiyet kaybı denilen şey aslında şiddet ve baskı ile geri plana itilebilir. Saddam, Hitler ve Mao iç baskılarında bunu uygulayarak siyasi varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu tip rejimlerde, devrim halk tarafından değil de hükümet içerisinde etkin bir grup tarafından gerçekleştirilecektir.

Fransız, Rus ve Çin devrimlerinin başarılı olması aslında bu devletlerinin uluslararası alanda etkin olamaması ve ülke içinde etkin olamamalarıdır. Bu noktada eğer devletler kendi silahlı kuvvetlerine güvenerek bir devrimin başını ezebilme kabiliyetini gösterebilirlerse devrimin gerçekleşmesi söz konusu bile değildir. Bunun en ünlü örneği Tiananmen ( 天安门) meydanında Çinli öğrencilerin başlattığı devrimi kanlı ama başarılı bir şekilde bastıran Mao Zedong’dur.

tiananmen-square-1989

Tiananmen Meydanı ve ”tankman”

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s