İktidar Seçkinleri

Wright Mills Amerika’da orta sınıf bir ailenin Katolik çocuğu olarak dünyaya geldi. Teksas ve Winconsin üniversitelerinde eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak akademik kariyerine devam etti. Burada politik bazı engellemeler ile karşılaşarak hak ettiği profesörlük unvanına 1956 yılına kadar ulaşamadı. Bu tür engellerden de anlaşılacağı gibi Mills’in kariyeri karmaşa dolu bir kariyerdir. O, Amerika’nın yetiştirdiği asi çocuğuydu. Bu asi çocuk ünvanı Amerika’da bulunan sosyal bilimler kurumlarını sert ve acımasızca eleştirmesinden kaynaklanmaktadır. Bu eleştiriler, Mills’in birçok hayran kazanmasının yanında onlarca düşman kazanmasına da yol açacaktır. Fakat Mills inandığı değerler uğruna bu eleştirilere karşı dik durmasını iyi bilmiştir.

Wright Mills, bir aydın olmanın yanında aynı zamanda aktivist bir kişiliği de sahipti. Zamanının büyük bir bölümünü akademisyen dostlarından çok devlet adamları, gazeteciler, askerler ve iş adamlarıyla geçiriyordu. Bu onun, fikirlerinin aslında sadece teorik bir alt yapıyla değil aynı zamanda pratik bir gözlemlemeden de ortaya çıktığının bir göstergesidir. Mills, Amerika’da temel sıkıntının dönemin problemlerinin farkında olan sosyal bilimcilerin, bu problemlerle yüzleşmek yerine kaçtığını, ancak sosyal bilimlerin asıl amacının bu problemleri çözmek olduğu kanısındaydı. Onun amacı problemlerin farkında olmak değil toplumsal bir reform yapmaktı. Amerika’nın birçok kurumunda farklı mevkilerde eğitimci olarak çalışması, Amerika ve Latin Amerika ülkeleri dışında soğuk savaş döneminde farklı komünist ülkelere ziyaretlerde bulunması aslında Mills’in Amerikan liberalizminin kritik eşiği aşarak bir rehavet dönemine girdiği fikrine itiyordu. Bunun bir sonucu olarak Mills, Weber’in daha sonrada Marx’ın çatışmacı teorilerine yönelmiştir. Soğuk savaş döneminin iki tarafının da ahlaki rahatsızlıklarının bulunduğunu ve kitlelerin siyasal egemenlerin kontrolü altına girdiğini, bunu çözmekle görevli olan sosyal bilimlerin ise bir çözüm üretemediğinden sık sık yakınmıştır. Tüm bu olumsuz tabloya rağmen Mills insanların, bilginin ışığında iyi bir toplum kurabileceği inancını taşımaktaydı.

İktidar seçkinleri aslında siyasal sosyolojide temel bir araştırma konusu olmuştur. Platon ve Aristoteles’e kader geri götürülebilir ve -daha önceden de bahsettiğimiz- Michels gibi Pareto ve Mosca gibi bu alanda çalışan birçok filozofa rastlanabilir. Mills’i bu diğer düşünürlerin taklidi olmaktan öteye geçiren nokta, seçkinler iktidarının bireyden ziyade kurumlarda odaklandığını iddia etmesidir. İşin daha da ilginç boyutu bu eleştirileri demokrasinin yuvası olan ve şeytani komünizm ile savaşan ABD’nin kurumları üzerinde yapıyor olmasıdır.  Bunun savaş sonrası McChartizm dönemine denk geldiğini düşünürsek aslında bir hayli cesaret işidir.

Mills aslında sadece kurumları değil aynı zamanda Amerikan demokrasisini de ciddi bir şekilde sorgulamaktadır. İktidar seçkinleri aslında tahakkümün ve elitist sistemin, halktan değil de büyük şirketler, ordu ve federal hükümet tarafından kurulduğunu iddia eder ve bu üç kurum aslında bize gösterildiği gibi otonom değil kendi aralarında kurdukları organik bir ilişki ağı ile birbirlerine bağlıdırlar. Seçkinler teorisinde bu grupların birbirleri ile olan ilişkileri aslında bir karşılıklı bağımlılıktır. Siyasetçilerin ülke topraklarını ve çıkarlarını korumaya ihtiyaçları vardır, ordu askeri bütçeye sahip olmak ister, şirketler ise askeri ve teknolojik gelişmeler ile silah satarak kar elde etmelidirler. Bu seçkinler aslında sadece işlerini tıkırında götürmek için iş birliği kurmamaktadırlar, ayrıca kendi aralarında sosyal bir kültürde oluştururlar. Bu grubun insanları birbiri ile evlenir ve aynı ortamlarda zaman geçirirler. Bunun en bariz örnekleri başkan adayı olan generaller ve iş adamlarıdır. Mesela Trump bugün başkan adayı ya da George Bush’da aynı şekilde bir şirket sahibidir.

Amerika’da aslında iktidarın seçkinlerde olması mutlak bir anti demokratik durumu yanında getirmez çünkü seçimler aracılığı ile hükümetten hesap sorulabilmektedir. Aynı zamanda seçkinler bu avantajlarını kendi çıkarlarına kullanmak yerine halkın çıkarlarına kullanabilirler. Ama ne yazık ki bu pek gerçekleşen bir durum değildir. Mills’in kendi sözleriyle modern Amerika’da ‘’iktidar seçkinlerinin, iktidar seçkinleri tarafından, iktidar seçkinleri için yönetimi’’ söz konusudur. Şirketler karları için çıkarlarına hizmet ederken kitleler yönetimden dışlanacaktır ve düzmece demokrasiler ile kandırılacaktır.  Bunun bir ispatı Amerika’da yapılan başkanlık seçimlerine katılım oranı bir hayli düşmüştür. (zaten ne kadar çok demokratikleşirseniz o kadar az katılırsınız)

Mills aslında bu iktidar seçkinlerinin etkin yapısının sadece ülke içinde olmadığını iddia eder. Ona göre bu seçkinler kendi çıkarlarını korumak için dünyanın diğer devletlerindeki seçkinler ile bir çekişme halindedir. Örneğin Hiroşima’ya atılan atom bombası bu sorumsuz seçkinlerin çekişmesinin ifade bulmuş halidir. Fakat Mills bir ‘’üçüncü dünya savaşının nedenleri’’ adlı kitabında bu çekişme durumunun uluslararası bir seçkinler ortaklığı ile sonuçlanabileceğinden bahseder.

Son olarak bu teorinin sahibinin asıl amacı, Amerika halkının demokratik yalanlar ile kandırıldığını gözler önüne sermek ve yöneticilerin asıl güçlerinin ön plana çıkararak onların Amerikan halkının çıkarlarına hizmet etmeye yöneltmektir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s