Söylem

Bugün insanların büyük bir kısmı, söylem kelimesini, karşılıklı iletişim, konuşma ve akademik anlamda düşünceleri iletme olarak tanımlamaktadır. Söylem kavramına, bu insanlığın kalıplaşmış düşüncesine karşı Fransız siyaset bilimci Michel Foucault çok daha farklı bir bakış açısı getirmiştir. Ona göre söylem ve bilgi, iktidar ve güç tanımlarıyla düşünülenin aksine çok daha yakın bir ilişki içerisindeydi.

 

Belirli bir insani faaliyet alanında güç sahibi olanlar kendi kontrol alanları içerisinde bilgiyi tanımlama ve kontrol ve böylece diğerlerini –ister bir profesör, doktor isterse de bir general olsun-kendi yönetimlerine tabi kılma kapasitesine sahiplerdir; bir bilgi alanın oluşumuyla bağlantılı olmayan hiçbir güç ilişkisi yoktur, ne de aynı zamanda güç ilişkileri gerektirmeyen ve oluşturmayan bir bilgi vardır. (Foucault,1980)

 

Foucault’a göre bilgi sadece güç ve iktidarın kendisi değil, güç ve iktidar sahiplerinin elinde şekillendirdiği bir olgudur. Özellikle modern dönemde bu güç ve bilgi ilişkisi çok daha barizdir. Modern devletin kendi gücü artışa geçerken, sınırları dahilindeki grupları ve etnik unsurları tanımlamak, kontrol etmek ve geleceklerini belirlemek için yeni bilgi şekilleri oluşturur. Bu yeni bilgi şekilleri oluşturmanın en geçerli metodu yeni bir söylem üretebilmektir. Örneğin Foucault ‘’Deliliğin Tarihi’’ kitabında bir toplumun bünyesinde barındırdığı fakir ve işsiz kesimi, hasta ve deliyi nasıl tanımlayıp kontrol altına aldığını anlatmaktadır. 19. Yüzyıla kadar devletin bu tip insanlar üzerinde bir sorumluluğu bulunmuyordu. Fakat devlet organizasyonun etki alanlarının genişlemesiyle modern anlamda kontrol ve tanımlama organlarında da bir gelişme söz konusu olmuştur. Modern çağda fakirler tembel, deliler akıl hastası ve tedavi edilmeye muhtaç insanlar olarak tanımlanmıştır ve bu insanlar tımarhanelere ve hapishanelere mahkûm edilmiştir. Yeni uzman kişilerden oluşan bir ordu –psikiyatrisiler, psikologlar, toplumsal hizmet sorumluları ve iktisatçılar- kurulmuştur ve bu ordunun mensupları, kendilerini alanlarında bir otorite sayarak her yerde bu insanların kapatılıp tedavi edilmesi gerektiğini ya da çalışmaya gönderilmesi gerektiğini düşünmektedir. Modern çağda hiçbir şeyin bir sonu olmadığı gibi bu tahakküm biçiminin de bir tık ötesi vardır. İnsanlar televizyon kanallarında ya da billboardlarda konunun uzmanı olduğu iddia edilen tüm bu insanların etkisinde, kendilerini tedavi ettirmek için daha da istekli bir hale gelmiştir. Artık psikiyatrinin deli dediği deli, iktisatçının fakir dediği fakirdir. Çünkü onlar uzmandır ve dediklerinde haklı olmak zorundalardır. Artık insanlar bu uzmanlığa itaat etmektedir ve toplum için tedavi olmayı kabul etmek zorundadır.

Tüm bu iddiaları ile Foucault, hali hazırda diğer düşünürlerden çok farklı bir noktaya parmak basmış olsa da benim açımdan en çarpıcı tespiti ‘’Hapishanenin Doğuşu: Disiplin ve Ceza’’ adlı kitabında modern çağda değişen ceza sistemini tanımlamasıyla yapmıştır. Cezalandırma, günümüzde fiziksel anlamda acı çektirmekten çok daha farklı bir boyutta yaşanmaktadır. Özgürlüğün elden alınması ve psikolojik olarak suçluyu kendi ile tek başına bırakmak ve ona vicdan azabı çektirmek günümüzde daha revaçta olan bir cezalandırma yöntemidir. Bu birazda cezalandırmanın amacı ile alakalı bir durumdur eski zamanlar da intikam ve caydırmaya yönelik bir amaç güdülürken günümüz dünyasında ıslah etmek çok daha önde tutulan bir amaçtır. Cezanın değişen mantığında yapılan işleme değil onun arkasındaki ruh ve düşünceye ceza verilmektedir. Bu sebeple bu ceza mantığının arkasında hakimden kriminologlara, psikologdan sosyal hizmet uzmanlarına kadar bizim uzman kişiler ordumuzun otorite iddiasına sahip kişileri bulunmaktadır.

Foucault disipline etmekte kullanılan üç güç biçimi belirlemişti. Birincisi ‘’hiyerarşik gözlem’’ dediğimiz uzmanların hastalarını, delilerini veya mahkûmlarını sürekli gözleme imkânıdır. İkincisi ise ‘’normatif yargılar’’ olarak adlandırdığımız, yapılan uygulamaların uzman kişilerin kendi karar ve vicdanları yerine bir kurallar biçiminde belirlenerek sistemli bir biçimde uygulanması durumudur. Üçüncü ve son güç biçimi, hastaların, delilerin veya mahkûmların profesyonel bir takım araç ve teknik bir mesele olan teşhis ile incelenmesidir. Bu disiplinler sadece uzmanın gücünü arttırmak ile kalmaz aynı zamanda insanların modernizmin yaratmak istediği tüketici bireyler olma uğruna, akıl hastanelerine yatarak muhtemelen kendine acı çektirecek tedavileri kabul etmelerini sağlar. Bu süreç, hapishanelerde sürekli gözlem altında olan mahkûmlar için daha farklı işlemektedir. Hapishane içerisinde sürekli kamera ile gözlenen mahkûmlar gardiyanların kendilerinden istediği gibi davranarak olası bir cezadan kurtulmaktadırlar ve kendi kendilerini disipline etmektedirler. Modern çağda devlet aynı bir hapishane gibi mobese kameraları, trafik hız radarları ve kolluk kuvvetleri ile toplumu gözetlemektedir ve insanlar devletin ulaşma gücünün bir hayli fazla olduğunu bildiği için aynı mahkûmlar gibi kendi kendilerini disipline etmektedir.

Bu güç yapısı eğer fark edilebilirse her zaman olumsuz olmayacaktır. Bu durum, cezası olsa bile insan üstünde özgürleştirici olabilir. İnsanın kendini bulma noktasında bir çabaya itebilir ve mücadele etmesine neden olabilir. İnsanlar tedaviyi reddedebilir. Bir üst mahkemeye başvurma yoluyla cezasını kabullenmeyebilir. Bu nedenle aslında güç sosyal yapılarda değil de kişisel ilişkilerde aranmalıdır. Bu nedenle Foucault’a göre toplum özellikle teknolojinin ilerlemesi ile bir baskı ve kontrol ile kendi kendini disipline etme toplumudur. Fakat bu durumda bile insanların içerisinde ‘’büyük biraderin’’ gözlerinden kaçtığı zaman veya uygun bir ortam oluşturulduğu zaman isyan etme güdüsü yatmaktadır.

Güç ve bilgi modern toplumun temelini oluşturan unsurlardır ve söylem bu unsurların oluşturulma, tartışılması ve yayılması aracıdır. Bu fiziksel gücün yanında birde ideolojik bir gücün olduğu anlamına gelir ve bu ideolojik güç zamanla bilgiyi şekillendirecektir. Kendi görüşlerinin zıt görüşlerini tartışma ortamlarında saf dışı bırakacak ve orta çağda din adamlarının yapmış olduğu tekelciliği, kendi akılcı bilim insanlarına lütfedecektir. Tüm bunlara rağmen bir arkeolijik çalışma metodu ile bu güç dengelerini günümüzde ortaya çıkarabiliriz. Bunun için kurumların ve iktidarların yani egemen söylemin kılcal damarlarına kadar inerek araştırılmalıdır. Bir soy kütüğü mantığında güç söyleminin evrelerini ve tarihsel yolculuğunu anlayabilirsek bu güç karşısında durabiliriz.

Michel Foucault aslında bir güç, söylem ve bilgiyi rafine ederek günümüz polis devletlerinin bünyesindeki güç olgusunu anlatmaya çalışmıştır. İlk çalışmaları karamsar bir dil barındırırken sonraki çalışmalarında bu güç karşısında direnmeyi ve dik durmayı iyimser bir şekilde işlemektedir.

Kaynak: Sosyolojide Temel Fikirler – Martin Slettery- Sentez Yayınları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s