Tanrı Sorunu

Tanrı var mı, yok mu? Yüzyıllardır sorulan ve her seferinde merak uyandıran bir soru. Merak uyandırıyor çünkü bu soruya verilen cevap hepimizin hayata bakışını ve hayatı nerede konumlandırdığımızı ciddi oranda etkiliyor. Bugün size bu soruya ilişkin kafamda olan bazı problemleri tartışmaya açacağım.

Bu sorunun sorulması aslında ne kadar doğru ve felsefi? Yani bu sorunun cevabı aslında bizim merak ettiğimiz şeyin cevabı mı? Bugün bir ateist aslında Tanrı yoktur mu diyor? Diderot’u okuyan bir insan, ateist olma noktasında Tanrı yoktur derken ne kadar doğru bir duruş sergiliyor? Ateizm, yani Teist olmayan -hatta Ateist yerine ben de bundan sonra Diderot’un yaptığı gibi ‘’tanrıtanımaz’’ kavramını kullanacağım- bir kişi, en temelinde bir çıkış noktası olarak Tanrı yoktur demez. Onun için Tanrı’nın varlığını inkar etme eylemi, bir sonuçtur. Ne demek istiyorum? Tabi ki bugün alt seviye de felsefe tartışan birçok insan, tanrıtanımazların Tanrı’yı kabul etmediğini söyleyecektir. Fakat aslında felsefede, Tanrı’nın varlığına dair bir tartışma yerine, yaratılma eyleminin nasıl olduğuna ve kim tarafından yapıldığına dair bir tartışma vardır. Tanrıtanımazların büyük çoğunluğu, özellikle bugün Ateizmin kurucu babaları dediğimiz insanlar, yaratılmanın ya da daha iyi bir kelimeyle oluşma sürecinin bir hareket ile oluştuğunu söylerler ve bunun temel yapı taşına da maddeyi oturturlar. Yani, madde hareketinin (hareket kelimesinin bir anlamı da bence zamandır) etkisiyle bu evreni ve her şeyi yaratmıştır denir. Teistler ise bu oluşma sürecinin merkezine Tanrı’yı koyarak açıklar. Yani anlatmaya çalıştığım şey; tanrıtanımazların Tanrı’nın varlığını inkar etmeleri, Tanrı’nın görevlerini maddeye yüklemelerinden çıkarttıkları bir sonuçtur. Felsefe aslında Tanrı’nın varlığını değil, oluşum süreçlerinin kimin ya da neyin tarafından yapıldığı sorusuna cevap vermeyi amaçlar. Bu amaç bazı filozofları materyalizme götürmüşken bazılarını da inançlı olmaya götürmüştür. Peki, hangi taraf haklıdır?

Şimdi biraz daha tuhaf gelebilir ama iki tarafta haklı değildir. John Wistom’ın akılda kalıcı hikâyeciği güzel bir örnek olacaktır. “Bir ormanın içindeki bahçede iki gezgin karşılaşırlar. Bunlardan biri diğerine; -bu bahçenin bir bahçıvanı olmalı der. Diğeri ise; ona bir bahçıvan görmediğini söyler ve bir bahçıvanın gelmesini beklerler. Fakat herhangi bir bahçıvan gelmez. Daha sonra bahçıvanın varlığına inanmayan gezgin diğerine bir bahçıvanın olmadığını söyler. Diğeri ise ona görünmez bir bahçıvanın var olduğunu söyler. Daha sonra bu iki gezgin bahçenin etrafına bir elektrikli çit, güvenlik sistemleri vs. kurarlar ve beklemeye başlarlar. Çünkü bahçıvan görünmez olsa, daha hissedilebilen ve dokunulabilen bir varlık olabilir. Fakat ne elektrikli tellerden bir işaret ne de bir güvenlik sisteminden uyarı alırlar. İnançsız olan, inançlı olana tekrar bir bahçıvanın olmadığını söyler. İnançlı olan ise ona görülmeyen, dokunulmayan ve kokusu olmayan bir bahçıvanın olduğunu söyler. Diğeri ise biraz kızarak; -bunun olmamasından ne farkı var ki? diye sorar.” Dinlerin Tanrı tanımı aynı bu bahçıvanın tanımına benzemektedir ve ispatlanması için bahçeden başka bir kanıt yoktur. Fakat burada asıl dikkatten kaçan kısım, Tanrı’nın olmaması, içinde bir kanıtın olmadığı gerçeğidir. Şimdi sizlere o soruyu soruyorum: Tanrı’nın olmadığına inanan insanlardan farklı nasıl bir kanıt buldunuz? Ya da onların göremediği ne gördünüz? İşte Tanrı’nın varlığı ne kadar ispatlanamaz ise, yokluğu da o kadar ispatlanamaz! Bu sebeple insanlar, Tanrı’nın varlığını kavramaktan ziyade ona inanırlar. Dücane Cundioğlu’nun dediği gibi; ‘’Var olabilir, yok olabilir. Ama ben var olduğunu seçiyorum, inkar etmediğim için inanıyorum diyorum’’.

 Son olarak ben ne bir din adamı ne de bir filozofum sadece düşündüğüm şeyleri yazmak istedim. Bu yazı bir iddia ortaya atmamaktadır zaten. Sadece inanmak eyleminin bir beyin tarafından yapılan sorgulamasının bir parçasıdır. Vesselam. 

Yazar: Nuri

İletişim: İstek üzerine verilmemiştir.