N.Ç. Davası: Tecavüze Razı Olmak ve Kadınların Ahlakı Üzerine

N.Ç. Davası: Tecavüze Razı Olmak ve Kadınların Ahlakı Üzerine adlı makalenin okuma günlüğüdür.

 

N.Ç. davası, karar aşaması, Yargıtay’ın kararı, suçluların verdiği ifadeler ve akabinde verilen ceza ile toplumun ne kadar toplumsal cinsiyet kodu varsa o kadar o kodu barındırdığı bir davadır. Bu dava bu toplumun çürümüşlüğünü, ikiyüzlülüğünü, ahlaksızlığını ve her şeyden öte vicdansız bir toplum olduğunu yine ama yine gözler önüne sermiştir. Bu davaya ve sürecin işleyişine bakıldığında kadın olmanın aslında sadece bir cinsiyete sahip olunduğunun çok daha ötesinde bir şey kavram olduğu öne çıkıyor. Direkt kadın olmak politik olmaktır anlamına geliyor resmen. Herkesin sizin üzerinizden pay biçtiği, sizi düşman ve tehdit olarak tanımladığı, kendi kimliğini kadın üzerinde anlamlandığı bir durumda kadın olmak sadece bir cinsiyete sahip olmak değildir. Makalede de geçtiği gibi N.Ç. 12 yaşından gün almış bir çocuk olarak, “kadın bedenine sahip olmaktan kaynaklanan sorumluluğunu” taşıyamamıştır çünkü kadın bedenine sahip olmak yüzyıllardır süre gelen normların, kalıpların, baskıların, ezilmişliğin taşıyıcılığını yapmaktır. Kadın ya birisinin anasıdır, ya kız kardeşidir, ya eşidir, ya ablasıdır, ya halasıdır, ya teyzesidir, ya yan komşusudur ama kadın asla sadece kadın değildir ve bir cinsiyete sahip olmak sadece bir cinsiyete sahip olmak da değildir.

Dürtülerini kontrol edemeyen erkekten kadın sorumludur, bir erkeğin tecavüzü söz konusu olamaz çünkü rıza göstermeyen (!) bir kadına zaten kimse yaklaşamaz. Bir erkek bir kadına yaklaşmışsa tabi ki o kadının rızası vardır ya da rıza gösteren (!) hareketler yapmıştır çünkü erkeğin rasyonelliği tartışmaya açık bir konu değildir. Makaleden direkt şöyle bir alıntı yapmak makul olacaktır. “Bu kuramcılar için, kadınlar, hem rıza gösterme yeteneği olmayan hem de her zaman razı olan ya da rızasının olup olmadığı dikkate alınmayan kişilerdir ve ancak bu çelişkili kurgu sayesinde toplumsal sözleşme teorisi rıza kavramıyla temellendirilebilmektedir.”  Kadın bazı zamanlar rasyonel ve irade sahibi olarak gösterilirken bazı zamanlarsa irade sahibi olamayacağı ya da makul kararlar alamayacağına dair kanaat getirilir ve bu düşünce hukuk sistemi ile perçinleştirilir. Bu davada da sistemli bir şekilde kadına nasıl yaklaşıldığı, kadın bedeninin nasıl siyasallaştırıldığı, cinselliği nasıl yorumladığını ve ahlaklı kadının nasıl olması gerektiğinin çizgilerinin çizildiği bir dava olarak var olmuştur.

 Gelenek Söylemleri ve İktidarın Doğallaşması: Namus Cinayetleri Örneği Üzerine

İktidar kendi egemenliğini sağlarken o toplumun kültüründen, etnik yapısından, dininden, siyaset kalıplarından ve birçok etmeninden faydalanır. Gelenek, ataerkil zihniyet ve töre denilen kavramlarda iktidarın kendisini doğallaştırırken kendince kullandığı kavramlar halini almıştır. Türkiye’de kadın bedenleri namus kavramı üzerinden disipline edilirken, Afrika’da kadınlara kadın sünneti uygulanırken, Avustralya’da cinsel içerikli dini ritüeller hayata geçilirken hepsinde iktidarın kendisini nasıl doğallaştırdığını görmekteyiz.

Makalede gelenek ve töre kavramı ele alınırken şu soru soruluyor: her şey zaman içerisinde değişiyor, yenileniyor ya da yok oluyor ama gelenek nasıl kendisini koruyabiliyor? Bu soruya bakıldığında her şeyin değiştiği bir yerde bazı şeyler değişmiyor ve direnç gösteriyorsa muhtemelen bu şeyler iktidar ve toplum tarafından karşılıklı olarak besleniyor demektir. Hem iktidarın benimsediği bir araç haline gelmiştir hem de toplum bu gelenekleri kendisine tehdit olarak algılamamış aksine varlığını borç bilmiştir çünkü gelenekler ve törelerin oluşturduğu söylev ile kendilerine tanımlamışlardır. Örneğin: Cumhuriyet döneminde aydınlanmacı bir yaklaşım ile kadınlara bazı haklar verilmiş, belli kalıplar içerisinde özgür olabilecekleri söylenmiş ve özgür ol ama bizim istediğimiz kadar özgür ol denmiştir. Kadına hemşire ve öğretmen olma kalıbının çizilmesi da yine belli bir geleneğin taşıyıcılığını yapmaktadır. O zamanlarda ülkenin kalkınmacı politikalar izlemesi kadınların hep ikinci plana atılmasına sebep olmuştur çünkü her şeyden önce kalkınma vardır. Ancak zaman içerisinde bu politikanın değişmesi ve feminist hareketin ön planda olmasıyla birlikte kadınlar taleplerini sunup anayasal düzlemde hak taleplerinde bulundular. Aynı zamanda kalkınmacı ve aydınlanmacı politikaları benimseyen devlet sadece kadınları diğer birçok grupları da dışlamış ve haklarını göz ardı etmiştir. “Toplumsal cinsiyet eşitliği meselesi kalkınmacı devletin kendi sırlamasıyla ‘bahşedecekleri’ endekslenmesiydi.” Makaledeki en dikkat çekici paraflardan biri de: “Geleneğin pençesindeki kadınlar söyleminin en ilginç özelliği ciddi anlamda hiçbir şey söylememesiydi. Bu gelenekler nasıl, nereden çıkıyorlar, tam olarak ne yapıyorlar, neden hala oradalar gibi soruların konuşulmamasıdır.” Belki de bu soruların cevapları bulunursa birçok şeyin çözümü de daha kolay olacaktır ve gelenek üzerine kurulu her söylemde ataerkil, sömürgeci iktidar ilişkileri aranmalıdır.

 

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI ÜZERİNE ZİNA

Zina kavramının eski Türk Ceza Kanunun 440., 441. ve 442. maddelerinin içinde yer alması ve ayrıca bu kanun maddelerinin Anayasa’nın 12. maddesine zıt düşmesinden dolayı Anayasa Mahkemesi’ne çeşitli itirazlarda bulunulmuştur.

Bu itirazlarla birlikte 440. , 441. ve 442. maddelerin ayrımcılığı ve adaletsizliği beslediği görülmektedir ki kanunlar da kendi içerisinde dengesizlik göstermektedir. Hem bir yandan eşitlik ve adaleti sağlayacağına karşı bir maddenin olması hem de zina (!) gibi tartışmaya açık olan bir kavramın hem ceza kanununda olması hem de kadın – erkek ayrımını besleyen bir zihniyetin sonucu olması hem Anayasa’yı hem de Türk Ceza Kanunu’nun birbirinden tutarsız olduğunu göz önüne sermektedir. Bir devlet hem eşitliği hem de adaleti sağlamak gibi bir amaç edinmişse kanunlarının da kendi içinde tutarlı olması beklenmektedir. Meseleye en temelden bakıldığında zaten zina kavramının bir kanunun içinde yer alması oldukça yanlı bir tutumdur çünkü zina nedir sorusunun bir cevabı yoktur. Zinanın suç kapsamına alınmasının bile mantıklı bir açıklaması yokken bu suçun faillerinin arasında ayrımcılık yapılması kanun nezdinde meşruluk kazanmıştır. Ayrıca bu ceza kanununa göre evlilik kurumu içerisinde kadın hem daha sadık hem de daha fedakâr olmalıdır çünkü zina (!) suçunu işleyen kadın hem ailesini hem eşini hem de kendi annesi ve babasını zor duruma sokmuş bir kadındır ki bu kadının konumu zaten tartışmaya açık değildir. Böyle bir zihniyetin ürünü olan 440. , 441. ve 442. maddeler toplumsal cinsiyet rollerini benimsemiş ve bunu yaptırım haline getirmiştir. Ancak bu maddeler Anayasa’nın 12. maddesiyle çelişki göstermektedir çünkü kanun önünde eşitlik sağlanamamıştır. Bir suç (!) zaten ya kadın ya da erkek tarafından işlenmektedir ama bu cezanın farklı uygulanması gerektiği anlamına gelmemelidir.

  1. Eğer ortada işlenmiş bir suç (!) varsa bu suçun kadın ya da erkek tarafından işlenmiş olmasının ne gibi bir önemi vardır?
  2. Bu maddeleri sokaktaki insanlara okusak ve burada bir sorun görüyor musunuz diye sorsak acaba nasıl tepkiler alabiliriz?
  3. Erkeğe verilen bu yasal üstünlüğün temeli neye dayanmaktadır?
  4. Kadınların işlediği suçlar “duygusal ve irrasyonel” olarak işlenmiş suçlar kapsamına alındığında ne gibi tepkilere yol açacaktır?

Kadın Bakış Açısından Türk Ceza Kanunu Üzerine

Türk Ceza Kanunu 2003-2004 yılların arasında TBMM’nin ana gündeminden birisi haline gelmiştir. Türk Ceza Kanunu’nun değişme sürecinde var olan hukuksal boşlukların, eşitsizliğin ve adaletin sağlanması en temel yapı taşı olmalıdır ve bununla birlikte kadın dernekleri de bu süreçte taleplerini dile getirmişlerdir.

Makaleye bakıldığında içler acısı bir tablo ile karşı karşıya kalınmaktadır çünkü değişmesinin ya da kaldırılmasının önerildiği maddeler bir ya da iki tane değildir. Birçok maddesinin değişmesi ya da kaldırılması gereken bir kanunun geçerliliği de tartışılmaya açılmalıdır. Bu makalede kadınların değişiklik talepleri ele alınmıştır ancak bu sadece bir gruptur muhtemeldir ki bu kanunun sadece kadınlara karşı adaletsiz ya da ayrımcı değildir. Kadınların değişiklik taleplerine bakıldığında şu ana başlıklar ön plana çıkmaktadır. Kişilere Karşı Suçlar düzenlenmeli ve Edep Töreleri ifadesi kaldırılmalı, Haksız Tahrik uygulaması kaldırılmalı, Irz kavramı çıkartılmalı, Evlilik İçi Tecavüz cinsel tecavüz sayılmalı, evli, bekâr, bakire kadın ayrımı kaldırılmalı, kız kaçırma ve zorla evlendirilme suçlar meşrulaştırılmamalı, Çocukların Cinsel İstismarı adı altında düzenlemeler olmalı ve rıza kavramı direkt kaldırılmalı, Yeni Doğan Evlilik Dışı Çocuğu Öldürme maddesi kaldırılmalı, Hayâsızca Hareketler kaldırılmalı, Cinsel Taciz ve işyerinde cinsel taciz tanımlanmalı, kolluk kuvvetlerin cinsel suçları işlemesi ağırlaştırıcı neden olmalı, bekaret kontrolü TCK kapsamında suç olmalı, Ayrımcılık maddesi her açıdan yeniden düzenlenmelidir. Değiştirilmesinin ya da kaldırılmasının gerekli olduğu maddelere bakıldığında hepsinin kültürden (!), ataerkil zihniyetten (!), törelerden (!) beslendiğini görmekteyiz. Örneğin: Hayâsızca hareketler nelerdir, kime göre bir hareket hayâsızcadır ya da hayâlıdır ya da en temel olarak sorarsak haya nedir? Objektifliğin bu kadar sınırda olduğu bir ceza kanunu topluma nasıl bir adalet ve eşitlik sunabilecektir? Edep Töreleri nedir ve bu törelerin kaynağı nedir? Bu kavramın bir ceza kanunun içinde olması ancak toplumda bulunun ayrımcılığa ve adaletsizliğe temel olan normları beslemektedir. Hukuk’un ya da kanunların bir özelliği de toplumdaki adaletsizliği ve ayrımcılığı kaldırmaksa bizim kanunumuz bu vasfını yerine getirememiştir. Açık bir şekilde eril tahakkümü norm alarak oluşturulan kanunlar bu zihniyeti beslemekten başka hiçbir işe yaramayacaktır. Sorular:

  1. Herhangi bir eylemin ceza olarak nitelenmesi toplumdan topluma ya da dönemden döneme değişiklik gösterebilir mi?
  2. Kanun nedir ve kimin için vardır? Halkın yarısını tamamen yok sayan bir TCK kimin kanunudur ve neye hizmet etmektedir?

TÖRE VE NAMUS CİNAYETLERİ RAPORU ÜZERİNE

Hemen hemen bütün devletler, uluslararası kuruluşlar, dernekler, topluluklar insan hakları konusunda hem fikirdirler ancak bu hakların bir kitabın içerisinde yer alması ve altına imza atılması uygulanacağına dair kesin bir kanıt değildir. Önemli olan insan haklarını, eşitliği, adaleti sağlayan kanunların, adımların uygulamaya geçirilip geçirilmediğidir.

Töre ve namus cinayetleri raporuna baktığımızda yıllara göre bir dağılım tablosu verilmiştir ve aşağı yukarı ne yazık ki tablo hep aynı şekildedir. Bir diğer tabloysa töre ve namus cinayetlerinin sebebinin ele alındığı şablondur ancak bunun tek bir sebebi yoktur. Yıllar boyunca süren ekonomik, sosyal, kültürel birçok yanı vardır ki bunlar da hep birbirini besleyen etmenler olmuştur ancak namus etmeni daha çok ön plana çıkmaktadır. Namus ve töre cinayetlerinin illere göre dağılımına bakıldığında en yüksek oranın İstanbul’da olduğu görülmektedir bunun sebeplerinden biriyse göçtür çünkü göç ile birlikte gelen nüfus sorunlarıyla, alışkanlıklarıyla, gelenekleriyle ve diğer birçok kalıbıyla birlikte gelip çevreye uyum sağlayarak hayata tutmaya çalışmaktadır. Ayrıca namus ve töre cinayetleri denildiğinde zihinlerde ülkenin belli bir bölümünün oluşması da önyargıya dahildir. Namus ve töre cinayetleri sadece bir bölgeye has bir özellik değildir. Raporun sonunda bulunan değerlendirmelerde eğitim seviyesinin artmasıyla töre ve namus cinayetlerinin hem faillerinin hem de mağdurlarının sayısında azalma olduğu, hem kadınlar hem de erkekler bunun mağdurudur, cinayeti işleyenlerin yaş aralığı 19-35 arasındadır, kadınlar da aynı zamanda fail konumunda olabilmektedir. Bunların hepsi birer değerlendirme olmasının dışında aynı zamanda bu sorunun çözülmesine katkı sağlayacak tespitlerdir de. Örneğin: eğitim seviyesi arttıkça töre ve namus cinayetlerinde negatif bir korelasyon varsa bunun üzerinde durulmalıdır. Eğitimler, bilinçlendirme programları yapılmalı ve içsel bir eleştirili getirilmelidir çünkü bu yapıyı besleyen şey kültürün, toplumun taşıdığı kodların değiştirilmesidir. Sorular:

  1. Erkeklik krizinin sonuçlarından birinin namus ve töre cinayetleri olduğu söylenebilir mi?
  2. Namus ve töre cinayetlerinin artmasının sebeplerinden biri erkeklerin kadınları bir tehdit olarak algılaması olabilir mi?

Yazan: Sultan Betül Kaya