Benden Bize: Milliyetçiliğin Ayrışması

Giriş

Temel olarak ulus ve millet olgusu, bir kimlik temelinde “ben ve sen” ikileminin doğuşundan “biz ve siz” ikileminin oluşumuyla taçlandırılması, insan ilişkilerinin kalıplaşmalarıyla toplumsal kimliğin de hikâyesini yaratmıştır. Kimliksel oluşumun toplumsal hale gelmesi bir kabile yaşamındaki işbölümünden tutun, Platon’un Atinalı kimligi oluşumundaki sezgin ve bilinçli yurttaş oluşumuna kadar görmekteyiz. Buradaki çıkarımdan; Ulus ve millet oluşumunun temellerinin ne kadar modern siyasal düşünce yaşamında karşılık görse de söz konusu bir kimlik ve arayış olarak seyri, o kadar da yeni keşfedilmiş olmadığı aşikârdır. Bu düşünümde günümüz moderninde inşasını somutlaştıran bir örnekseme olarak, 1648 yılında yapılan Westphalia Antlaşmasıyla Başlayan, Ulus – Devlet sistemleri hikayesini dile getirebiliriz:

  • Devletler, ülkelerinde olanları bağımsız olarak kontrol etme anlamında egemen yetkilere sahiptir.

  • Devletlerarasında ikili ya da çok taraflı ilişkiler tüm devletlerin egemen bağımsızlığının kabulü çerçevesinde yapılandırılmıştır.

Ulus tanımına ilişkin birçok düşünürlerin deyimlerine bakmak gerekirse:

  • Tüm uluslar bir miktar kültürel, etnik ve ırksal çeşitliliği içinde barındırmaktadır.(Heywood)

  • Ulus, psikopolitik bir inşadır. Bir ulusu diğer tüm grup ve kolektivitelerden ayıran şey onun üyelerinin kendilerini bir ulus olarak kabul etmeleridir.(Heywood)

  • Her ulusal grubun yaradılış özellikleri, nihai olarak, yaşam biçimi, çalışma alışkanlıkları, tutumları ve bir halkın yaratıcı eğilimlerini şekillendiren doğal çevresi, iklim ve fiziksel coğrafyası tarafından belirlenir. (Herdel)

  • Ulus bir ruh, zihinsel bir ilkedir. Bu ilkeyi oluşturan aslında tek ve aynı olan iki şeydir. Biri anıların korunması, diğerleriyse güncel geçerliliği olan bir antlaşma, beraber yaşama arzusudur.(Hagen Schulze)

  • Bir ulus zihinsel bir durumdur. Bir topluluk, üyeleri istediği ve hem kalplerde hem de kafalarda var olduğu sürece vardır. (Ernest Renan)

  • Uluslar kendilerini ortak tarihleri, ortak ünleri ve ortaklaşa gerçekleştirdikleri öz veri vasıtasıyla tanır.

  • Ulus, tarihsel olarak evirilmiş istikrarlı bir dil, toprak, ekonomik yaşam ile kendini kültür ortaklığıyla dışa vuran psikolojik yapıdan oluşan bir topluluktur.(Joseph Stalin)

  • Gençlik başka, çocukluk başkadır. İnsanlar gibi uluslarında gençlik ya da olgunluk çağı vardır diyebiliriz. (J. J. Rousseau)

Söz konusu yazıda argümanlarla ulus, millet, ulusçuluk ve milliyetçilik gibi birçok tarifi olan konulara değineceğiz. Bu konu dâhilinde temel argümanların bulunmaması ve sınırlarının olmaması bağlamında serbest bir ilerleme izlenecektir. Yazının temel amacının bu konunun tek bir tanımı olmaması nedeniyle, bu konudaki stabilize tanımları yıkmak ve bir çok eleştirileri ve farklı tanımları bir arada incelemek. 

Bir Kelimenin Hikâyesi: Nation

Natio, antik Roma’dan gelen alışılmış bir terimdi ve ilk başta, her türlü grubun önemli bir öözelliği olarak “doğum” veya “soy” anlamına geliyordu. Cicero toplumun belli bir kesimini, yani aristokrasiyi tanımlamak için kullanıyordu bu terim; Pliny’ye göreyse belli bir ekole ait filozoflar bir natio’ydu. Bulunla beraber, natio’nun civitas’ın karşısına konulduğu, yani düzenli bir anayasası olmayan, medenileşmemiş bir kabile anlamında kullanıldığı çok yer vardır. Bu kullanım daha çok İngilizlerin “natives” (yerliler), Fransızların “natifs” veya Almanların “Eingeborene” sözcüklerine yakındır. Vulgate’nin kâfirleri, Isidar von seville’nin barbarları, Clairvaux’lu Bernand’ın Muhammedci kâfir sürüleri, tüm bunlar nation olarak adlandırılıyordu. Erken ortaçağın başlıca Germen kabileleri Franklar, Lombardlar veya Bruganyalılar da nation’dı. Çünkü her ne kadar ortak bir atadan gelseler de, bu gruplar uygar bir halkın özellikleri kabul edilen siyasi ve toplumsal yapılardan yoksundular. Bu terimin kullanımı, gens ve populus soy terimleriyle birlikte, nation’ın ortaçağın son dönemindeki anlamının ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bu dönemin nation’ları, Avrupa’nın, kendi içlerinde çeşitli gentes ve nation’lar barındırabilen ana halklarıydı.1

Bir Kelime Iki Anlam: Ulus

On altıncı ve on yedinci yüzyıllarından bu yana diğer dillerdeki eşanlamlılarıyla birlikte ulus, önemli bir siyasal birim olarak Batı Avrupa’daki en doğal kelimelerden biridir. Bu durum, kavramın, devlet kelimesi ve eş anlamlılarında türetilen yetersizlik ile onun ulusal ve uluslaşma gibi kelimelerdeki kullanımını açıklamaktadır. Ancak, Habsburg ve Romano hanedanlıkları ulus değil, birer imparatorluktu ve renksiz, hukuki kelime olarak devlet hem her ikisini hem de sayısız küçük Alman ve İtalyan devletleri, yani Batı Avrupa’daki ulusları kapsamaktadır. Orta ve Doğu Avrupa’da ulus kelimesi ve eş anlamlıları, ırksak veya dilsel gruplar anlamına geldiği gibi, ondokuzuncu yüzyıl öncesinde siyasal bir anlama sahip değildi. Doktrin, bu gruplar siyasal bağımsızlığa ve devlet olma durumuna (ulusal kendi kendini yönetme hakkına) ulaştıklarında aşama aşama hâkim hale geldi.2

Milliyetçiliğin Ayrışması

Erken orta çağdan itibaren Birlik, Devlet, Civitas, Anayasal hükümet gibi görüşlerin gelişmesi, modern siyasal düşünceler beraberinde birçok Avrupa ülkelerinde somut olaylarla taçlanması sonrası beraberinde on sekizinci yüzyılda Fransa’da on dokuzuncu yüzyılda Almanya temelli milliyetçi, ulusçu oluşum haritası tarihi seyirde izlenim görmektedir. Hatırı sayılır milliyetçilik külliyatında, iki ulus algısı sıkça karşı karşıya getirilir. Bunların ilki, vatandaşların hür siyasal ortaklığının; akılcı ve iradeye dayalı bir inşanın ürünüdür. Sözleşmeci, seçici bu siyasal ulus, Aydınlanma filozoflarının tasarladığı ve Fransız Devrimi’nin hayata geçirdiği “Fransız tarzı ulus” tur. Buna karşılık ikincisi, kültürel bir cemaatin cisimleşmesi, bir kimlik duygusunun dışa vurumu, doğal bir dirliğin yansıması biçiminde tarif edilir. Kolektif bir ruhun taşıyıcısı; Kültürel ve organik bir bütün olan bu ulus “Alman tarzı ulustur; romantizmin mirasçılarıdır ve ikinci ardından da üçüncü Reich döneminde şekillenmiştir. Bildiğimiz gibi bu ikilik, 1870’li yılların oldukça özgül tarihsel koşullarında, Alsas – Loren meselesi ortaya çıkmış bir ikiliktir. Alsaslıların, Alman kültüründen olmaları sebebiyle Reich’a katılmaları gereğini savunan (mammsen, strauss gibi) Alman tarihçilerine karşı, Fransız meslektaşları (Renan, Fustel de Coulanges) Alsaslıların, tercih ettikleri takdirde Fransız kalma haklarını savunmuşlardı. 3

Özgül bir polemik ortamında çıkmasına rağmen bu ayrım, kültürel ulus (Kulturnation) ile Siyasal ulus (Staatnation) kavramlarını karşı karşıya getiren Alman tarihçisi Friedrich Meinecke’nin tezi entelektüel çevrelerde kapsamlı bir tartışma sahası yarattı.

Alain Dieckhoff’un yazısında belirttiği ayrıma son olarak şöyle bir sonuçsal çıkarım yapmaktadır: Aslında her tür ulusal seferberlik hareketi tamda kültür ile siyaset arasındaki ince diyalektiğe dayanır; Bu tespit, araştırmacıları bu denli kavramsal zaaflar içeren analitik bir ikiliği halen ve tekrar tekrar kullanmaktansa, söz konusu iki faktör arasındaki etkileşimi daha iyi kavramaya yönelmelidir.

Bu ikili milliyetçilik ayrımı temel olarak ayrım yapan düşünürlere karşılık eleştiri sunanlarda bulunmaktadır.

Sabbagh, klasik “sivil – siyasal” milliyetçilik ve “etnik – kültürel” milliyetçilik ayrımının aslında yanıltıcı olduğunu belirtmektedir. Çünkü her iki türde de, devlet ulusal bir kültürü ve ortak bir dili yaygınlaştırmakta aktif bir rol oynamaktadır. “sivil milletler” ile “etnik milletleri” ayıran şey, “dile kültüre ve milli kimliğe yönelik kayıtsızlıktan ziyade, milli kültürün içeriği; kapsamı ve kapsayıcı niteliği; kendi bünyesine entegre etme biçimidir. Başka bir deyişle topluluğa kabul koşullarıdır.”4

Milliyetçilik konusundaki etnik-sivil ayrımının sorunlu olduğunu ve her milliyetçiliğin değişen oranlarda etnik ve sivil öğeler barındırdığı görüşünü savunmaktayız.5

Her ne kadar ulus-devletler kendi milliyetçiliklerini daha kapsayıcı olduğunu iddia ettikleri sivil milliyetçilikle özdeşleştirip, azınlık milliyetçiliklerini dışlayıcı ve ilkel etnik milliyetçiliğe eş tutarak aşağılayıp değersizleştirmeye çalışsalar da hiçbir milliyetçilik bütünüyle sivil ya da etnik değildir.6

Sivil milliyetçilik paradigmasının ideal tipine daha yakın duran ülke örneği, devrim sonrası Fransa’sıdır. Aydınlanmanın özgürleşmeci felsefesinden ilham alan Fransız cumhuriyetçi geleneği, siyasal topluluğa aidiyeti tanımlarken ırk, etnisite, din veya milli köken gibi unsurlara dayanmamaktadır. Tam aksine, bu türden farklılıkları kasten görmezden gelen ve katı biçimde sınırlandırılmış bir kamusal alan içinde, her tür yerelciliği aşma aracı olarak, atomist bir vatandaş yorumu ön plana çıkarılır deyimiyle tanımlamıştır.7

Ayrıca ulus-devletler, azınlık ulusların taleplerini etnik milliyetçilik olarak gösterirken kendilerinin devletin bütünlüğünü koruma arzularını yurtseverlik gibi daha yumuşak bir terimle meşrulaştırma gayretindedirler. Billig’in ‘Banal Milliyetçilik’te tespit ettiği gibi, milliyetçilik ötekine atfedilen bir olgudur, milliyetçiliği ‘ötekilerin’ abartılı tepkileri olarak tasavvur etmek, ‘bizim’ kendi milliyetçiliğimizi unutmamızı sağlar.

Almanların ve İtalyanların gözünde, kendi milli dilleri yalnızca , (…) Fransa’da olduğu gibi bir idari kolaylık ya da devlet çapındaki iletişimi birleştiren bir araç değildi; hatta jakobenlerin gözünde olduğu gibi, eşitliğin sürekliliğini sağlayıp ancien regime ‘in hiyerarşisinin canlanmasını önleyecek, özgürlük, bilim ve ilerleme doğrularını herkesin önüne seren devrimci bir araç da değildi. Onların milli dilleri, seçkin bir edebiyat ve evrensel düzeyde bir entelektüel anlatım vasıtası olmaktan da öte, onları Alman ya da İtalyan yapan biricik şeydi. Sonuçta, diyelim İngilizcenin o dilde okuyup yazanlar için taşıdığı anlama kıyasla çok daha koyu bir milli kimlik anlamı taşıyordu.8

Kültürel milliyetçiliğin ‘babası’ Alman şair, eleştirmen, filozof, öğretmen ve Lutherci din adamı olarak Herder bizlere şöyle bir nutuk’ta bulunur: her ulus kendisini şarkılarda, mitlerde ve efsanelerde gösteren ve bir ulusa onun yaratıcılık kaynağını sağlayan bir Volkgeist’e sahiptir.9 Diyerek bizlere her topluluk ve ulusun Folklör blimi ile bağlantısını vurgular.

Buna karşılık İngiliz Marksist tarihçi ve yazar Eric Habsbawm’ın 1983 yılında yazdığı makalede eleştirel nitelikte: Modern ulusların uzun süreli yerleşik etnik topluluklardan gelişmiş olduğunu kabul etmek yerine, tarihsel devamlılık ve kültürel saflığa duyulan inancın değişmez bir biçimde bir mit olduğunu ileri sürmektedir. Bu görüşe göre, milletlerin milliyetçiliği yaratması değil, milliyetçiliğin milletleri yaratması söz konusudur.

Milliyetçiliğe karşı çıkan ve onu tarihsel gelişim sürecinde geçici bir evre olarak gören ‘eleştirel yaklaşım’ daha çok Marksist düşünürler tarafından benimsenmiştir. Kendi içinde bütünsel bir Marksist Milliyetçilik kuramı olmamakla birlikte, farklı düşünürler farklı argümanlar geliştirmişlerdir. Örneğin, kimi düşünür milliyetçiliği ploteryayı uluslararası devrim amacında saptıran bir tür ‘yanlış bilinç’ olarak tanımlarken; Lenin ise ezen ve ezilen ülke milliyetçiliği ayrımını gündeme getirerek, emperyalizmin baskısı altında ezilen halkın kendi kaderini tayin hakkı olduğunu iddia etmiştir.10

Lenin dâhilinde görüşünü dile getirdik. Buna karşılık Heywood’un deyimini bu görüşü de yanlışlamaktadır: Milliyetçilik onu destekleyenlerin, siyasal idealleriyle şekillenir. Kendi farklı tarzlarda, liberaller, muhafazakârlar, sosyalistler, faşistler ve hatta komünistler bile milliyetçiliğe ilgi duymuşlardır. Tüm büyük ideolojilerden belki de sadece anarşizm milliyetçilikle tamamıyla ters düşebilmiştir.

Gerek gündelik hayatta gerekse akademide etnik milliyetçilik akıldışılık ve kabilecilikle ilintilendirilirken sivil milliyetçilik Fransız Devrimi’nin eşitlik, özgürlük ve kardeşlik kavramlarıyla ifade edilir.11

Milliyetçi hareketlerin toplumsal bileşimi, tarihsel konjonktüre bağlı olarak hem son derece değişkendir ve hem de sınıfları yatay keser.12

Tahayyül etmenin tek bir biçimi olmadığından ulusların tek bir tarihi yoktur, hatta çoğu zaman ulusal tarihler yeniden yazılır ve her yeniden yazılma o an için geçerli olan hegemonik dengeleri yansıtır. Billig’in de vurguladığı gibi “tarihi hikâyeler hegemonik mücadeleler sonucunda ortaya çıkar.”13

Farklı grupların (sınıflar, dini cemaatler, bölgesel topluluklar, cinsiyet grupları veya etnik gruplar) ulusun tümünün temsilcisiymiş gibi konuşmaları ve başka grupların tarihini de kendi “merkezi” rollerine uygun düşecek şekilde tanımlamaları olağandır. Walter Benjamin’in öne sürdüğü üzere, tarih her zaman muzafferlerin zaferlerini kutlayan, onlara ait bir anlatı olmuştur.

Milliyetçiliğin sınıfsal yapıları ve sınıf çatışmalarını göz ardı edebilmesinin ardında yatan temel neden, milleti aynı toprak üzerinde yaşayan içsel olarak bütünleşmiş bir topluluk olarak görmesiydi. Bir anlamda bir çok “milliyetçi söylem” gelişimi dahilinde bir çok oluşumlarla (dil, bayrak, marşlar gibi) taçlanan milliyetçilik, aynı zamanda Toprak (territory) kelimesinin milliyetçilik bağlamında vurgusu geliştirilen milliyetçilik algısının nasıl oluşum içerisine ve hangi kalıplara girdiğini kristalize eder. Türkiye’deki ilk ve orta öğretim okullarında okutulan tarih kitaplarında Türklerin Malazgirt’e girişinin çok önemli bir tarihi olay olarak aktarılmasının Anadolu’nun Türkleştirilmesiyle aynı döneme rastlaması bu açıdan şaşırtıcı değildir.14

Ortak bir kadere inanmak, güvenmek ve topluluğun hedeflerine (projelerine) sadakatle bağlanmak ulus olmanın vazgeçilmez öğeleridir. Ulusal hafıza ve ulusal projeyi ulusal kültürün ayrılmaz öğeleri olarak gören Quebecli düşünür Fernand Dumont’un, ulus olmayı, “büyük şeyleri birlikte yapmış olmak ve daha yapmayı istemek” olarak tarif etmesi bundandır. Tarihsel bir topluluk olarak kurgulanan ulus, “her şeyden önce, geçmişten gelen ve hafızanın da oluşumunda başlıca rol oynadığı bir topluluğun tarihsel mirasıdır”15

Son

“Bizler ve Sizler” kalıplarının tarihsel anlamda birçok açıdan (kimliksel, siyasi veyahut kültürel) gözlemlememiz sonrası Modern düşünce tarihi çizgisinde ulusların kültürel ve siyasi faktörlerin bir bileşimiyle tanımladığımız bir oluşumu barındırdığı göz önündedir. Bu konu hakkında temel argüman olarak bu görüş hakkında bir kısa derleme sunmuş bulunmaktayım. Burada bir resim çizmek ve aklımızda bulunmasının temennisi vardır. Burada sizlerle kısa da olsa bir resim çizelim ve yapılaması başta gereken bi’ şeyi sona sakladım.

Bir çizim yapmak ister misiniz? Bendeniz genellikle çizimi tavsiye ederim çünkü insanı daha adaletli bir hale getirdiğini düşünmekteyim.

Bir keresinde bir makalede tasarım tarihi uzmanı olan D. B. Down’dan duymuştum. Dowd’a göre çizim yapmak, adalet görüşünüzü de genişletir.

Bir olayı dikkatlice inceleme avantajı sağlar, doğruya yönlendirir. Yani çizim yapmak insanı daha iyi bir insan haline getirebilir.16bu çizimler bizim konuyu anlamamız konusunda bizlere yardım edeceği öngörüsündeyim.

Bundan dolayı bugün biraz resim çizelim. Ama yazılarla. Öz, ruh, beden, kimlik, kimlikler, toplum ve Toplumsal kimlik. Temel anlamda bu kelimelerle başlayabiliriz .Öz, TDK özelinde “Bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı, iç, nefis, derun, varoluş karşıtı” olarak nitelendirdinizse ölmüyorsunuz.

Merak etmeyin. Bu temelde bir de Ruh kelimesine bakalım. Ruh, “Dinlerin ve dinci felsefelerin insanda vücuttan ayrı bir varlık olarak kabul ettiği öz, tin, can kuşu” karşımıza indeksleniyor fakat –can kuşu- nun nereden çağrıştığı konusunda bir kanım yoktur.

Sonrasında bir de Beden resmi çizerek tablomuza devam edebiliriz. Beden, Canlı varlıkların maddi bölümü, vücut” olarak gördük ve -Veni Vici Exitus – yaparak ekranı kapattık.

Bir öz yarattık, ona bir ruh kazandırdık ve ona bir beden bulduk.

Şimdi buna bir kimlik basmamız gerekiyor. Bir nevi askeriyedeki künyeler gibi numaralı, isimli, barkotlu vs.

Kimlik, “Toplumsal bir varlık olarak insanın nasıl bir kimse olduğunu gösteren belirti, nitelik ve özelliklerin bütünü”. Bakın efendim bir Da Vinci olmasak da bir şeyler karalayabiliyoruz.

Bunun üzerine uzakta bir toplu hayal edin, buna da TDK şunu desin; “Aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve temel çıkarlarını sağlamak için iş birliği yapan insanların tümü, cemiyet”.

Saygı ve sevgilerimle.

Kaynakça

  • Abdulvahap Çoşkun, “ULUS-DEVLETİN DÖNÜŞÜMÜ VE MEŞRULUK SORUNU”, Doktora Tezi, Ankara:2007

  • Alain Diechoff, Christopher Jaffrelot, Milliyetçiliği Yeniden Düşünmek Kuramlar ve Uygulamalar, (Çev. Devrim Çetinkasap) İletişim, 2010

  • Andrew Heywood, Küresel Siyaset, Liberte, 2014

  • Andrew Heywood, Siyaset, Adres, 2015

  • Anthony Smith, Milli Kimlik, İletişim, 2006

  • Barış Tuna, “‘Sivil’ ve ‘etnik’ milliyetçilik”, Radikal,

    2007,(Url:http://www.radikal.com.tr/yorum/sivil-ve-etnik-milliyetcilik806721)

  • Etienne Copeaux, Espaces et temps de la nation turque. Analyse d’une

    historiographienationaliste, 1931-1993 (Paris: CNRS-Éditions, 1997)

  • Hagen Schulze, Avrupa’da Ulus ve Devlet, Literatür, 2005

  • Hakan ÖZDEMİR, Selahaddin BAKAN, “Ulus Devletin Oluşumu ve

    Sorunları Açısından Almanya ile Fransa’nın Karşılaştırılması”, Bitlis Eren

    Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:5, Aralık 2016

  • Hüseyin Kalaycı, “KANADA-QUEBEC SORUNU.

    ÇOKKÜLTÜRCÜLÜK, KENDİ KADERİNİ TAYİN, MİLLİYETÇİLİK

    VE FEDERALİZM”, Doktora Tezi, Ankara:2007

  • Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, İş Bankası Kültür Yayınları, 2006

  • Joseph Stalin, Marxism and the National and Colonial Question, İlk olarak

    1912’de yazılmıştır.

  • Michael Billig, Banal Milliyetçilik, Çev. Cem Şişkolar (İstanbul: Gelenek

    Yayıncılık, 2002)

  • Simon Langlois, “Identité et Souveraineté Nationales: Le Cas du Québec”,

    produite dans lecadre des travaux de la Commission d’étude des questions

    afférentes à l’accession du Québecà la souveraineté, 22 Ocak 2002

  • Senem Sönmez Selçuk, “Dünden Bugüne Milliyetçilik: Küresel Dünyada

    Yükselen Sesler”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:12, Sayı:3

  • Vladimir Lenin, Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”.

    Marksizm ve Ulusal Sorun, V. Lenin – J. Stalin içinde, Evrensel Yayınları,

    2006.

Dipnotlar

1 Abdulvahap ÇOŞKUN’a ait bir Doktora tezinden alıntı yapılmıştır.

2 Celalettin YANIK ve Mustafa KARA’nın makalesinden alıntı yapılmıştır.

3 Alain Dieckhoff’un yazmış olduğu bir makaleden alıntıdır.

4 Daniel Sabbagh’ın yazmış olduğu bir makaleden alıntıdır.

5 Hüseyin KALAYCI ‘nın yazmış olduğu Doktora Tezinden bir Dip not alıntısıdır.

6 Bkz. BARIŞ TUNA, 2007, (‘Sivil’ ve ‘etnik’ milliyetçilik) site haberidir.

7 Senem Sönmez Selçuk’un yazmış olduğu bir makaleden alıntıdır.

8 Eric Hobsbawm’ın yazmış olduğu bir makaleden alıntıdır.

9 Bkz. Stimmen der Völker in Liedern, 1778, Johann Gottfried Herder.

10 Vladimir Lenin’in bir kitabından alıntıdır.

11 Bkz. BARIŞ TUNA, 2007, (‘Sivil’ ve ‘etnik’ milliyetçilik) site haberidir.

12 Bkz. Milli Kimlik, 2004, Anthony D. Smith

13 Bkz. Michael Billig, Banal Milliyetçilik, 2002

14 Bkz. Etienne Copeaux, Espaces et temps de la nation turque. Analyse d’une historiographie nationaliste, 1931-1993 (Paris: CNRS-Éditions, 1997)

15 Bkz. Simon Langlois, “Identité et Souveraineté Nationales: Le Cas du Québec”, produite dans le cadre des travaux de la Commission d’étude des questions afférentes à l’accession du Québec à la souveraineté, 22 Ocak 2002

16 Kılınç, Şahin, 2018, WebTekno, (Url:https://www.webtekno.com/tasarim-tarihi-uzmanina-gore-en-iyiogrenme-metodu-resim-cizmek-h53495.html)

Kapak Fotoğrafı: “https://m.himalmag.com/of-nationalism-and-love-in-southasia”