Ölüm, Tanrı ve Hayatın Anlamı

Bugün insan denen canlının bilinci ve merakı onu ölüm denen algının kaçınılmaz çekiciliğine ve dehşetine düşürmüştür.  Ne zaman olacağını bilmesek de öleceğimizi bilen bir canlıyız ve bu durum insanın içinden çıkılması belki de en zor çıkmazlardan birine itiyor. Tüm bu var oluş ne anlama geliyor? Bir gün yaşamsal faaliyetleri sona erecek bir canlı olarak yaptığım her edimin bir hiç olacağını bile bile bir şeyler yapmanın anlamsızlığına nasıl katlanabilirim? Hayat gördüklerimden mi ibaret yoksa ötesi var mı? İnsan hayatı ve kapasitesi dünyanın tüm sırlarına bir gün erebilecek kadar gelişebilecek mi bilmiyoruz ama bildiğimiz bir şey var ki elimizdeki sınırlı bilgiyle bir takım çıkarımlar yapmaktan ve bu çıkarımları ‘’hakikat’’ gibi sunmaktan da vazgeçmediğimiz bir gerçek. İnsan denen varlık eğer bir anlam arayışı çabasına girmişse, sonunda Tanrı kavramının kendisiyle boğuşmadan edemez. Her anlam arayışı, insanı Tanrı’nın merhametli kollarına veyahut O’nun borusunun ötmediği uzak diyarlara bir biçimde götürür. Peki, anlam arayışının Tanrı’yla bağlaşması insanlık tarihinin bize verdiği bir alışkanlık oyunu mudur? Yoksa gerçekten hayatımıza anlam bulmak için Tanrı kavramının etrafında dolaşmak zorunda mıyız?

Tolstoy’un 1880’de yazılan yasaklı kitabı İtiraflarımda, yazar dinden aforoz edilişinden sonraki düşüncelerini ve anlam arayışını anlatır. Kendisini bir ormanın içerisinde kaybolmuş, evini arayan bir adama benzetir. Bu adam kimi zaman bir ağaca tırmanıyor göz alabildiğine uzaklara bakıyor fakat evini göremiyor ve göremeyeceğini bilerek tekrar ormanın karanlıklarına dalıyordur. Bu benzetmede Tolstoy ormanın insan bilgisi olduğunun altını çizer. İnsan bilgisinden oluşan bir ormanda bilimin ve matematiğin ufuk açıcı faaliyetlerinin yardımıyla dolaşmaktadır. Bu ufuk açıcı faaliyetler Tolstoy için birçok noktayı aydınlatmıştır ama evinin nerede olduğu hakkında bir işaret vermemiştir. Tolstoy bilimsel faaliyetin çekici ve faydalı olduğunu kabul eder ama onların anlam arayışında yetersiz olduklarını da söyler. Bunu kendine söylediği şu cümleden anlayabiliriz: ‘’ Bilimin ısrarla keşfetmeye çalıştığı şeyin ne olduğunu biliyorum, ama bilimin izlediği yolda hayatın anlamına ilişkin cevap yok’’. Böyle söylemesinde ki temel neden hayatı bilimin söylediği gibi anlamsız ve parçacıklara indirgemek istememesiydi.  Bu sorgulama onu önce felsefeye ve sonrasında da dine itti. Tolstoy kendi durumunda olan felsefeci okumaya ve onların konuya getirdikleri çözümleri aramaya başladı ne var ki bu arama da onu tatmin etmeyecekti. Çünkü felsefeciler hayatı kötü olarak tanımlıyorlardı. Örneğin Sokrates’in ‘’Tende ki bütün hayat büyük bir kötülük ve yalandan ibarettir. Bu yüzden, bu hayatı ortadan kaldırmak bir nimettir ve bizim arzu etmemiz gereken bir şeydir.’’  Diyordu ve bu Tolstoy’un belki de korktuğu için ya da böylesi bir hayatın var olmasının dehşetini hissettiği için kabul edemediği bir şey oldu. Tolstoy felsefi sorgulamasının ardından aslında önceden reddettiği din kavramına bir daha göz attı. Tanrı Tolstoy için tüm insanlığın emeğini reddederek, yeniden kurmayı istediği bir kavram oldu ve anlam arayışına kendi özel Tanrı’sıyla bir cevap aramak istedi. Çünkü hayatına anlam verebilecek tek şey o olduğuna inandı ve Tanrı’nın varlığını kanıtlayamayacağını bile bile ona inandı. Referansı ise içindeki huzuruydu. Tolstoy öyle ya da böyle bir biçim de anlam arayışına bir cevap vermek için kendi Tanrı kavramını yaratanlardan. Tüm bu uğraş sonucunda aslında Tolstoy’un yapmış olduğu tek şey inanmak ve hatta bir sis bulutuna tutunmaktan öteye geçmiyor. Hayatın anlamını inanç içinde aramak pek tabi bir yoldur ve anlam bulabiliriz fakat bu insan aklının ve anlayışının ötesinde bir anlama güvenmemiz ve ona inanmamız olur. Tolstoy’un kendi örneğiyle ile anlatmak gerekirse, ormandan başımızı çıkarıp bir ev olduğunu görememek ama o evin oradan başka bir yerde de olamayacağına inanmaktır.

İnsan Tanrı’nın varlığını kabul etsin ya da etmesin hayatının sadece gördüklerinden ibaret olduğuna inanarak hayatına bir anlam ifadesi atfedemez. Çünkü insan doğası gereği sınırlı bir yapıdadır. Örneğin insan gözü belli bir mesafeyi görebilir, kulağı belli frekans aralığını duyabilir. Bu duyu organlarımızla anlamlandırdığımız dünyamızı beynimizde canlandırmamızı sonucu algımızın bize oynadığı bir oyun olarak karşımıza çıkar. Ünlü filozof Platon bu algı dünyasına ‘’doxa’’ demiştir. Doxa aslında insanın duyu organlarıyla bildiği, algıladığı bir matrixdir. Fakat gerçeklik bunun dışında bir yerde olabilir. Platon’a göre insan ilk var olduğu andan itibaren kendisini bir duyular ve dürtüler bütünüdür. Örneğin bebekken karnımız acıkır ve karın bölgemizde bir acı, bir rahatsızlık hissederiz böylelikle bu rahatsızlığımızın giderilmesine kadar ağlarız. Bu bizim öğrenme biçimimizin ufak bir anısıdır. İnsan deneyimleriyle ve dürtüleriyle hayatı kavrar ve işte doxa bu kavrayıştır fakat Platon’a göre hayatın anlamı doxa’nın dışındadır. Doxa’dan çıkışın tek yoluda aşktır. Platon tek çıkış aşktır derken romantik değildi, bunu anlamak için aslında doxa’yı oluşturma amacımıza bakmamız gerekir. İnsan özünde kendini ilk keşfettiği doğumundan bu yana onu bir şekilde koruma altına laması gerektiğinin yani varlığını sürdürmesi gerektiğinin farkındadır bu yüzden varlığını anlamlandıracak bir doxa yaratmak zorundadır. Ancak zamanla işler insanın beklediği gibi gitmez çünkü insanın bir zaafı da vardır; güzel olanı bulmaya çalışmak. Güzeli önce nesne de ararız sanat eserleri toplarız ve sergileriz fakat bu zamanla bizi tatmin etmemeye başlar ve güzeli insan bedeninde aramaya başlarız buna aşk deriz fakat Platon’a göre aşk insan bedeninde de olamaz. Bedende de güzelliği bulamayan insan artık güzel olanı bulmak için kafasını doxa’dan çıkartmak zorunda olduğunu bilir ve bir gün gelir ki kendi yarattığı doxa’sından çıkar ve güzel olana olan aşkımız bizi bu duyular dünyasının arkasına götürür. İşte bu nokta da belki Tolstoy’u gibi bir Tanrı buluruz. Fakat ‘’hayatın anlamı’’ dediğimiz şey doxa’dan çıkınca bulduğumuz değil, doxa’dan çıkışımızın kendisidir ve belki de bu yüzden her insan kendi algısının ötesinde bir yerde kendi yarattığı bir hayatın anlamını arar. Bu beyhudedir çünkü insan hayatından sıyrıldığı zaman karşısına çıkanın hayatının, kendi algısının bir ürünü ile karşılaşmamalıdır. Bu yüzden hayatın anlamı diye aradığımız şeyin ne olduğunu algımızın içinden anlamamız da mümkün değildir. Bu ormandan kafamızı kaldırıp evimize baktığımızda yeni bir ormanı görmeye benzer. Bu yüzden hayatın anlamı arayışı kendini insan kendi algısından öteye çıkamadığı sürece daha doğru bir ifadeyle sadece bedeninin yeterliliğiyle yapabileceğimiz bir şey değildir. Bu yüzden aynı Tolstoy gibi her anlam arayışın sonu aslında bir şeye inanmakla biter. Asıl gerçeği gösterecek olan ise insanın hayatında en çok korktuğu, aslında yaklaştığını bildiği ve ilk benliğini kurduğu nefsinin [kendinin (self)] ortandan kalkması yani ölümüdür. Böyle düşününce Rumi’nin neden ölümünü bir şölen ilan etmesini ya da Sokrat’ın ölüm methiyelerini neden söylediğini daha da anlıyorum.