Cengiz Aytmatov’un Bana Öğrettiği Savaş

Beni eskiden beri takip eden okurlarımız bilirler ki, ben her yıl bir yazar seçer ve o yıl her ay onun en az bir kitabını okumak suretiyle toplamda on iki kitabını bir yıla sığdırırım. 2019 yılında ise geçen yıl belirlediğim Cengiz Aytmatov’un çeşit çeşit kitaplarını bitirmek nasip oldu. 2019 yılında Cengiz Aytmatov’u seçmem aslında tesadüfi nedenlere dayansa da 2019 yılı gündemine yarışır bir seçim olduğunu da söylemeden edemeyeceğim.

 

Cengiz Aytmatov’u hayatında bir kez okumuş insanlar bile kitaplarında savaş temasını güçlü bir şekilde kullandığını bilirler. İkinci Dünya Savaşı’nı ve Sovyet Rusya’nın yeni kurulan düzenine alışma sürecini ve nihayet çöküşünü yaşayan bir yazar için pek şaşırılacak bir tema olmadığı aşikâr. Fakat biz savaşı, sayın Aytmatov’un kitaplarında sosyalist bir düzenin inşasıyla şekillenen köy yaşamını ve köylüyü nasıl ortadan ikiye böldüğünü görüyoruz. Yani aslında savaşın kahramanlık hikayeleri arasında kaybolan ama asla bitmeyen ve süregelen hikayesini. Aytmatov okuduktan sonra savaşa ve savaşın bedellerine olan bakışı değişmeyecek bir insan olduğuna inanmıyorum. O’nun dünyasında savaş bana kalırsa umudu biçer döver makinesinde savuran bir olgudur. Savaşa giden karakterlerin hikayesinden çok arkada savaşa gidenlerin bıraktığı kadın, çocuk ve yaşlıların hayatlarını irdeliyor Aytmatov. Bu da savaşmak dediğimiz de aklımıza gelen öznelerin genişlemesine ve savaşın sadece düşmana karşı değil aynı zaman da yaşama karşı olduğunu da anlamamızı sağlıyor. Bir savaş anında sadece askerler karşı tarafın askerleriyle savaşmazlar, arkada kalanlar da hem yaşamlarının hızlı ve kendilerinden aykırı değişimine hem de yaşamın ve askeri sorumlulukların getirdiği fazladan yüke karşı bir cephe savunmasındadırlar. Hem zihinsel olarak hem de fiziki olarak iyi kalmaya çalışmak savaşın en çetin olduğu noktalarda insanlara niçin savaşıyor olduklarını sorgulatır. Ama her sorgulayışın bir ‘’vatan hainliği’’ olabileceği için içeride patlar ve savaş sadece ekonomik özgürlüğünüzü değil bazen kendinize atfetmediğiniz değerler uğruna fikir özgürlüğünüze de müdahale eder. Sovyet devletinin Alman devletine olan savaşı sadece kağıt üzerinde bir savaştır; asıl savaş Sovyet halkının Sovyet halkına, Alman halkının Alman halkına olan savaşıdır. Bu içsel savaş asla kâğıt üzerinde yaşanmaz ve senin kim olduğunu umursamadan seni bir ‘millet’ kavaramı içerisinde kendinle de savaşmaya iter. Sen artık bir birey değil bir savunma ve tedarik aracısındır ve buna itiraz edeceğin noktada ise bir vatan haini olursun. Bu durum senin istesen de istemesen de var oluşuna katkıda bulunan millet olma durumuyla özünde insan olma durumun arasında bir uçurum yaratır. Bu savaş cephede verilenden daha zor daha amansızdır çünkü iki taraftan birinin pes ettiği bir savaş sonunda biter fakat kendinle olan savaşın bitmez. Bu yüzdendir ki, Cengiz Aytmatov’un kitaplarının da sonu pek iyi bitmemektedir ve karakterleri kendi savaşlarına devam etmektedirler. Tüm yazdıklarımı Toprak Ana’da, Cemile’de ve Yıldırım Sesli Manasçı’da görebilirsiniz. Tüm bunları gördükten sonra da eminim günümüz dünyasında askeri operasyonlara ve savaşa bakış açınızın değişecektir.

 

Bugün kısa bir fikir olarak buraya bırakmak istiyorum bu yazıyı ve 2020 yılına sayılı günler kalmışken 2020 yılının yazarını siz değerli okurlarıma duyurmak istiyorum. 2020 yılında Alman filozof Hannah Arendt okumak istiyorum çünkü kendisi modern felsefe adına çok önemli bir kişilik ve şiddet, iktidar, totalitarizm vb. merakımı uyandıran konularda epey yazmış bir yazar. Ayrıca bir felsefe yılının olmasını da istiyorum biraz zorlayıcı olabilir ama bu yılı sonunda tatmin edici bir noktada buluşacağımıza olan inancım çok yüksek.

 

Sevgiyle kalın. :)