Okuma Günlükleri – Hannah Arendt Dünya Aşkıyla

Gün 1

Uzun zamandır bir okuma günlüğü yazmadığımı fark ettim ve bu açığı kapatmak için uzun soluklu Hannah Arendt okuma yılımın ilk kitabı hakkında bir ay kadar süreceğini düşündüğüm bir okuma günlüğü yazmaya karar verdim. Hannah Arendt Dünya Aşkıyla, Elisabeth Young-Bruehl tarafından yazılmış bir biyografi eseri aslında. Çok kıymetli bir hocamın tavsiyesi üzerine edindim ve okumaya başladım. Yazar Hannah Arendt’in çok yakınında bulunan bir öğrencisi ve kitabını Arendt hakkında bilgileri bizzat Arendt’in kendi ağzından, kendisinin ve ailesinin anı, mektup, günlük gibi yazdığını belgelerden toplayarak yazmış. Bu yönüyle Hannah Arendt’in tarihi kişiliğine birinci dereceden bir kaynak oluşturduğunu düşünüyorum. Bir çok akademik otorite de böyle düşünüyor ki, kitap  Harcourt Edebiyat Ödülü’ne layık götülmüş. Edebi açıdan okunabilirliği ise akademik makalelere kaynaklık etmiş bir kitap olmasına rağmen inanılmaz rahat. Özellikle ikinci ön söz Hannah hakkında kitabın ilk baskısından sonra ortaya çıkan düşünsel ayrıntıları anlatırken insanı asla sıkmıyor. Yazarın birinci dereceden bir yakını olmasının sanırım bunda etkisi büyük çünkü dildeki samimiyeti anlayabiliyoruz. Yavaştan kitabın ilk bölümüne geçebiliriz. Hatırlatmak istiyorum; bu yazıyı aralıklı olarak güncelleyerek devam edeceğim. Kitap uzun bir kitap olduğu için okudukça kitabın bölümleri hakkında düşüncelerimi de buraya yazacağım.

 

Unser Kind (1906-1924)

Kitabın birinci bölümü tahmin edildiği üzere Hannah Arendt’in çocukluğuna odaklanmış. Hatta, kısmen de olsa anne ve babasının dahi çocukluklarını anlatıyor . Bu yönüyle Avrupa toplumundaki değişimin bir kaç nesil öncesinden nasıl başladığını görebiliyoruz fakat buraya çok fazla değinmeyi düşünmüyorum. Gene de, Hannah Arendt’in annesi ve babasının reformcu Yahudi bir aileden geldiklerinin altını çizmekte fayda var. Bu Hannah Arendt’in zihinsel gelişiminde doğrudan bir etkiye sahip oluyor çünkü annesinin onu yetiştirirken kullandığı metodlar temelini Yahudilikten çok Almanlıktan aldığını görüyoruz. Bunun en büyük kanıtı Martha Arendt’in (Hannah Arendt’in annesi) normale Entwicklung (normal gelişim) denilen bir yolda çocuğuna rehberlik etmek istemesidir. Bu ideal aslında Alman idealidir ve kaynağını ünlü alman yazar Goethe’den almaktadır. Goethe’nin ”Pedagojik Bölge” tanımının küçük çaplı bir prototipini gerçekleştirmek adına anneler çocuklarına Alman klasiklerini okutuyor ve bildung; zihin, beden ve ruhunun bilinçli bir şekilde yoğrularak inşasında rehberlik ediyorlardı. Bu bilinçte bir anne olan Martha özellikle dönemin avrupasında anneler arasında giderek ünlenen pedagojik verilere dayanarak çocuk yetiştirme eylemini kızının küçüklükten beri olan fiziksel ve zihinsel değişimini not almasıyla gerçekleştirdi. Bu benim çok ilginç bulduğum bir şey oldu çünkü çocuğunun boyu, kilosu, gibi fiziksel özellikleri yanında ilk nasıl beslendiği, ne zaman ses çıkardığı gibi bizim dikkat etmediğimiz ayrıntılarını da kayda alarak çocuğunun bir bebeklik haritasını çıkarmış. Bunun yanında ilk defa nasıl müziğe tepki verdiğini, kelimelere ve rakamlara olan tepkilerini de ölçerek kızının neye yatkın olduğunu tespit etmeye çabalamış. Böylesi erken bir dönemde gözleme dayanarak çocuk yetiştirmeye çabalaması ilerleyen zamanlarda zaten bunun popülerleşip pedagoji deneylerine ve bilimsel çalışmalara da evrilmesinin öncü bir işareti ve dönemin yansınması olduğunu gösteriyor. Bizim memleketimizde halen nasıl çocuk yetiştirildiğini düşündüğümüz zaman aramızdaki uçurumun nasılda derinleştiğini sanırım anlatmama gerek yok. Bu notlar sayesinde hem Hannah Arendt’in çocukluğunun nasıl şekillendiğini biz okuyabilir hale geldik hem de anne çocuğuna dair gelecek planları yaparken nasıl bir yol haritası çizmesi gerektiğini anlayabilir hale geldi. Hannah Arendt’in babasıyla olan ilişkisi ise maalesef annesiyle olan ilişkisinde biraz daha faklıydı. Kesinlikle bir sevgi bağı sorunu yoktu ama babasının Hannah’in henüz çocukluğa yeni adım attığı yıllarda hastalanması ve acı bir şekilde ölmesi babasıyla olan ilişkisinin de normal bir çocuk gibi olmasını engellemişti. Babasının vefatından sonra annesinin kendi sorunlarına odaklanmasıyla beraber Hannah Arendt hakkında yazılan çocukluk notlarıda kesildi ve geriye kalan çocukluluğu aslında kendisinin yazdığı şiirleriden okuyabilir hale geldik.

24 Ocak 2020

 

Gün 2

Selam, bugün de biraz okudum ve kitabın ilk kısımını bitirdim. Hannah’ın üniversiteye geçişine kadar olan çocukluluğu hakkında kitapta dikkatimi çeken noktaları yazacağım. Babasının vefatından sonra Hannah Arendt için zor günler de başlıyor diyebiliriz. Çünkü hem yoğun derecede hastalık geçirdiği bir dönem oluyor hem de Birinci Dünya Savaşı’ndan çok etkileniyor.  Bunun sebebi hem oturdukları bölgenin Rus işgali tehlikesi yaşaması hem de savaşın sonlarına dair annesiyle beraber maddi sıkıntılarla boğuşmalarıdır. Hatta annesi kendi yalnızlığını gidermek ve 14 yaşındaki kızına yaşam güvencesi oluşturmak adına bir evlilik yapmayı dahi düşünüyor ama bunun öncesinde evlerinin bir odasını genç bir Yahudi öğrenciye kira veriyorlar. Böylece Hannah Arendt’in çocukluğunun bir dönemini kendinde yaşça büyük ve entelektüel birikimi olan bir üniversite öğrencisiyle aynı evde geçiriyor. Bunun insanın ufkunu açan bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum çünkü kendisinin çocukça düşüncelerine karşın bir gencin konulara bakış açısını gerek onla çatışarak gerek anlaşarak deneyimleme fırsatı bulmuş durumda. Ayrıca Martha Arendt evini sosyal demokratlara açarak güncel politik konuları evinde tartışıyordu. Bu da şüphesiz politik alanın özel alan olan eve taşınmasını ve bu toplantıları gözlemleyen Hannah’ın siyasi kimliğini oluşturmasında etkiliydi. Martha artan ekonomik sıkıntılar yüzünden evlenmeye karar verdi ve iki blok ötelerinde oturan Martin Beerwald ile bir ilişki kurdu. Martin iyi bir adamdı karısı iki genç kızını ona bırakarak ölmüştü ve zor savaş yıllarında evini geçindirmek hatta kızlarına bir bakıcı tutabilecek kadar işlerini yola koyabilmişti. Bu eve taşınmaları Hannah Arendt’in çocukluktan gençliğe doğru geçtiği yıllardaki karakterinin nasıl bir karakter olduğunu gözlemlemize yardımcı olmuştur çünkü kendinden beş yaş kadar büyük iki kız kardeşi olmuştu; Eva ve Clara Beerwald. İki kız kardeşte Hannah’a göre oldukça sakin ve yumuşak mizaçlıydılar. Hannah ise evde söz dinlemeyen dediğim dedik ve korkunç derece zeki kız çocuğu rolünü oynuyordu. Hatta ailesinin izin vermediği bir arkadaşlığı evden kaçarak başlatacak kadar gözü kara bir çocuktu. Bence bu Hannah Arendt’in ataerkil bir dünyada böylesi başarılı bir filozof olmasının arkasında olan temel özelliklerinden biri. Kafaya koyduğu işi her şeye rağmen yapacak iradeye sahip bir kişiliği rahatlıkla görebiliyoruz. Örneğin, üvey kız kardeşi Clara başarılı bir öğrenci olmasına ve kimya eğitimine yatkınlığı olmasına rağmen dönemin ataerkil baskıları yünüden eczacılık okumaya ikna ediliyor. Oysa ki, Hannah için aynısını söylemek mümkün değil. Hatta kendisi bir öğretmeninin söylediklerine kızıp sınıf arkadaşlarını o öğretmenin dersini boykot etmeye ikna ettiği için okuldan atılmıştır. Fakat okuldan atıldıktan sonra Berlin Üniversitesinde üniversiteye geçiş sınavına tek başına hazırlanarak sınıf arkadaşlarından bir yıl önce üniversiteye girebilme başarısını göstermiştir. Okuldan atılması sadece üniversiteye daha önce girmesine neden olmuştur.   Arendt çocukluğunun son dönemlerinde herksin dikkatini çekmeyi başaran parlak ve zeki bir öğrenciydi ve belkide her büyük dahi gibi topluma zıt bir yolda yürümeyi tercih etmişti. Üniversitede ise öncesinde ismini ve ününü duyduğu hocası Heidegger ile tanışacaktı.

25 Ocak 2020