Kadın Cinayetleri Tartışmaları Üzerine Pratik Analizler

299 (iki yüz doksan dokuz), ilk bakıldığında hepimiz için basit ve anlamsız bir sayı olarak görülebilir fakat aslında Türkiye’de çözüme kavuşmasını dört gözle beklediğimiz bir sorunun en çarpıcı, en üzücü ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu sayı geçen yıl resmi olarak cinayete kurban giden kadınların sayısı… Günümüz Türkiye’sinde neredeyse her hafta birçok kadın cinayeti haberi almak bizi dehşete düşürmek bir yana ısrarla alışmak zorunda bırakıldığımız bir kötülük haline gelmeye başladı. Böylesi yaygın bir kötülüğün her hafta sosyal medyada cinayetlerle gündeme gelmesi çok acı fakat cinayetlere tepki göstermekten arta kalan zamanda birçok insanın (belki de küçük bir çevrenin bilemiyorum) çözüm aradığını ve kadın cinayetleri hakkında tartıştığını biliyorum. Kendi çevremde gördüğüm bu tartışmalarda özellikle erkek bireylerin kadın cinayetlerine karşı sadece üzülmek dışında pasif kaldıklarını gördüm. Hem bu pasifliği kırmak adına hem de gerçekten tartışmaların daha iyi noktaları aydınlatmasını istememden dolayı bugün kadın cinayetleri konusu hakkında yapılan tartışmaların kilit noktalarına, üretilen safsatalara ve yanlış anlamalara odaklanmak istiyorum. 

Bu tartışmalarda rastladığım en sık cümle şu oluyor: ‘’Cinayetin erkeği kadını mı olur? Cinayet cinayettir.’’. Bu cümle temelinde öldürmek fiilinin bireyselliğine vurgu yapmaktadır ve politik cinayetleri sadece ideolojik cinayetler alanına sıkıştırmaktadır. Peki neden bu cümle çürük bir cümledir? Bir cinayetin kadın cinayeti olması aslında sadece maktulün kadın katilin erkek olması değildir. Kadın cinayetleri temelinde kadının, erkekler yaptıkları zaman sorun olmayan bir eylemi yapması yüzünden öldürülmesiyle alakalıdır. Burada bir tür çifte standart yaşam hakkı sorunu var. Çifte yaşam hakkı olarak adlandırdığım bu durum, kadınların kendileri için çizilmiş toplumsal bir çizginin ötesine geçtikleri zaman karşılaştıkları bir problemdir. Bunu bir örnek üzerinde anlatmak istemiyordum ama konunun anlaşılabilirliğini arttırmak adına bir örnek kullanmak durumunda kalacağımı hissediyorum. Ben bu yazının tasarısını aklımda kurmaya başlamamdan, tam olarak bu satırları yazana kadar bir kadın cinayeti daha gerçekleşti. Bilecik’te kendisinden ayrılmak isteyen kız arkadaşı Handan B.’yi ‘konuşacağız’ diyerek ormanlık alana götüren Yusuf U., kız arkadaşını tabancayla öldürdükten sonra aynı silahla intihar etti. Anlatmaya çalıştığım şey tam olarak burada görülebilir. Çok büyük ihtimalle bir erkek bir kadından ayrılmak istese bir cinayete kurban gitmeyecekti. Burada sorun kadının bir ilişkiyi bitiren taraf olma hakkına sahip olmadığı düşüncesidir ve bu da temelinde kadının toplumsal yerinin neresi olduğu sorunsalıyla alakalıdır. Toplum kadına bir yer vermektedir ve kadın bu yerinin sınırlarından çıkmaya çalıştığı anda cinayete kurban gitme riskiyle karşı karşıya kalabilir. İşte bu nokta da tam olarak bu cinayeti bir aşk cinayetinin ötesine taşıyarak kadın cinayeti yapmaktadır. Kadını toplumsal yerinin belirlenmesi ve ona bir tür kategorik davranışlar atfedilmesi ne kadar politikse buna uymadığı için öldürülmesi de politiktir. Kadının yeri sorunu günümüzde siyasilerin, toplumun ve hatta çoğu zaman kadınların bile bir tür oto kontrol mekanizmasıyla kurduğu, geçilemez sınırları içinde barındıran hayali ama ölümcül bir çizgi haline gelmiştir.  Şimdi tersten düşünerek konuyu biraz daha açamaya çalışalım. Bir erkek bir kadın tarafından kıskançlık sonucu öldürülseydi bu da politik bir cinayet olabilir miydi? Bu sorunun kısa cevabı hayırdır çünkü temelinde erkeğin bir tür toplumsal norma karşı çıkarak kadının işine gelmeyen bir şey yapması durumu söz konusu değildir. Buradaki fark şudur; evli bir kadının bir erkek ile dostluk kurmasının toplumda kategorik olarak yanlış olmasından dolayı sonucunda bir cinayet işlenirken, evli bir erkeğin bir kadın ile kurduğu dostluk toplumda kategorik olarak yanlış görülmez bu yüzden de kadın erkek öldürdüğü zaman toplumsal olarak bir katarsis yaşamamaktadır. Bu fark bir cinayetin politik alt yapısının anlaşılması için önemli bir farktır çünkü cinayeti işleyen erkek figürü içine düştüğü bu katarsisin sebebi topluma karşı kendi iktidarını pekiştirmenin vermiş olduğu hazzın bir sonucudur. Bireysel bir perspektifte bu cinayet onun namusunu ve toplum gözünde şerefini koruyan güçlü bir erkek olduğunun kanıtıdır. Bir erkeğin öldürülmesinde ise bu anlatıların hiçbirine rastlamayız. Erkek öldürülür çünkü bireysel kin, nefret ve cinnet öldürülmesine neden olmuştur. Bir erkeği öldüren kadın politik bir kazanım elde etmediği gibi genelde politik anlamda kayıplara da uğramaktadır. 

Tartışmalarda gördüğüm bir başka yanlış ise kadın ile erkeğin biyolojik farklılıkları üzerinden toplumsal birtakım rollerin kurulması oluyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çok eleştirilen ve özellikle muhafazakâr kesimde bu safsatanın sürekli olarak yeniden doğmasına da çok hizmet eden meşhur sözlerini hatırlayalım. Ne demişti Erdoğan: “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir”, “Tabiatları bünyeleri fıtratları farklıdır. İş hayatında hamile bir kadını erkekle aynı şartlara tabii tutamazsınız. Çocuğunu emzirmek zorunda olan bir anneyi, bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz.”  Bu cümleler tartışmalarda da çok karşılaştığımız kadın ve erkek fizyolojisinin farklılığına ve özellikle hamilelik, fiziksel güçlülük gibi konular üzerine inşa edilen cümlelerdir. Burada açıkça okunan iddia, bir erkeğin sorumlulukları daha az olmasından (çocuk bakımı, hamilelik gibi konularda pasif olmasından) ya da fiziksel gücünün bir kadına nazaran genelde daha kuvvetli olmasından dolayı kamusal hayata daha uygun olduğu gibi kamusal hayatta da kadından daha üstün özellikler sergiler iddiasıdır. Burada yapılan yanlış akıl yürütmenin temelinde aslında toplumsal bir kimliğin ne olduğunu anlayamamak ve hatta insanlık tarihini hiçe sayan bir biçimde ilkel bir düşünme pratiği vardır. Bazen insanlar teoriyi unuturlar ve pratikte eski primat yaşantısına geri dönebilirler fakat şimdi bu yanlış akıl yürütmeyi tekrar rayına oturtmak için bir tarih anlatısına başvuralım ve teoriyi tekrar hatırlamaya çalışalım. 

Eğer insanların hala kabileler gibi yaşadığı tarih öncesi zamanlara geri dönecek olursak fiziksel gücün ya da farklılıkların bir anlam ifade ettiğini görebiliriz çünkü basit bir organizasyon yapısında kuvvetli olanın her şeyi aldığı; toplumsal bir sınıfın ve kimliğin yaratılmadığı bir dünya vardı. Fakat bu anlam aslında çok erken zamanlarda kaybolan bir anlamdır. Daha ilk şehir devletlerinin kurulduğu Antik Yunan coğrafyasında dahi en alt tabaka olarak bildiğimiz köleler toplumun fiziksel olarak en gelişmiş bireyleriydiler ayrıca kalabalık bir nüfusu da sahiptiler fakat bu durum onları toplumun en alt tabaksından sayılmalarına engel olamıyordu. Çünkü kölelik aslında fiziki şartların insanlara tanımlattığı bir kimlik olmaktan ziyade sosyal olarak icat ettiğimiz bir tür kimlikti. Burada tabi ki köleliğin tüm fiziksel yapımızdan ayrı tamamen sosyal bir kavram olduğunu söylemiyorum, renklerinden dolayı köle doğan insanların olduğu bir coğrafyada bunu iddia etmek saçma olurdu ama bedenen kuvvetli olmanın güçlü olmanın ötesinde bir üstünlük sağlamadığı gerçeğini de kabul etmek zorunda kaldığımızı söylemek istiyorum. Buradan şu çıkarımı yaparak devam etmeliyiz; kölelik fiziksel koşulun etkilediği bir sosyal kimlik olmasının yanında sosyal kimlik olmasıyla da fiziki avantajı yok eden bir tür ikili ilişki biçimi doğurmaktaydı. Bunu anlatıyorum çünkü fiziki üstünlük sosyal bir üstünlük kazanmanın yekpare bir nedeni değildi. İnsanlığın ilk toplumlarında dahi fiziki olarak üstün olanın toplumsal olarak da üstün olmadığı bir gerçek. İlerleyen süreçte ise bu durum aksi yönde ilerlemek yerine daha eşitlikçi bir yönde ilerliyor ve Hegel’ci bir anlatıyla insanların anti tezi olan kölelik tarih boyunca gelişip değişerek önce serfliğin sonra da vatandaşlığın doğmasına zemin hazırladı. Peki kadınlar bu anlatının neresinde varlar? İlk kadın hareketlenmelerinin varlığı temelini Fransız ihtilaline yani vatandaşlık olgusunun doğumuna kadar dayandırılır. İnsanlık o dönemlerde herkesin eşit olduğu, her bireyin eşit bir insan benliğine (human being) sahip olduğunu kavramaya başladı. Bu durum köleliğin aksi yönünde tanımlanan başka bir tür sosyal kimlik inşasıydı. Bugün vatandaşlık, aslında bir tanımlamadır ve sosyal ilişkilerimizi günümüzde bu tanımlama üzerine kurmaktayız. Tarihi bir miras olarak aldığımız eşitliğe yani tamamen aynı, bölünemez ve biricik bir kimliğe sahip olmaya biz vatandaşlık diyoruz. Cumhurbaşkanı açıklamamsıda ise bu tarihi tanımlamayı hiçe sayarak kadın ve erkeği tarih öncesi dönemlerden kalma alışkanlığı ile fizik üzerinden tanımlamaktadır. Tanımlamalar önemlidir çünkü bizim toplumsal varoluşumuzu etkiler. Bu tanımlamanın kanuni gerçekliğini yıllarca kadınlar uzun süre mücadele ederek aldılar fakat bu kanuni vatandaşlık tanımının sosyal yaşama olan yansımasını deneyimlemek konusunda ciddi problemler ile karşılaşmaktalar. Özellikle Türkiye’de kadına atfedilen iş tanımı, toplumsal roller, toplumsal davranış kalıpları kanuni kimlik tanımı yerine fiziksel kimlik tanımının sosyal hayattaki gerçekliğinin bir yansımasıdır. Oysa ki, tanımın kanunda olduğu gibi vatandaşlık yani eşitlik üzerinden kurulması şarttır.  Tartışmamalarda karşımıza çıkan erkek kadından güçlüdür ya da hamilelik vardır yoktur gibi söylemler bu sosyal kimliğin unutulduğu ve tanımlamaların fiziki koşullara indirgendiği anlamsız bir söylemdir. Bu indirgemenin bir diğer kolu şu tartışmanın açılmasıyla gelişir: ‘’Eğer kadınlar erkekler ile eşitse doğum izni gibi erkeklerin ulaşmasının mümkün olmadığı imtiyazları neden alsınlar?’’. Bu soru tuzak bir sorudur çünkü sorunun göremediği gizli bir nokta vardır. Soruyu ilk duyduğumuzda eşitlik ilkesine yönelik olarak kadınlara birtakım imtiyazlar vermenin zorunlu olduğu ve kadın erkek doğasının eşit olmaya müsait bir durum olmadığı sanılabilir. Fakat atlanılan nokta iş hayatı ya da sosyal hayatın zaten kadın düşünülmeden yaratıldığı için baştan eşit olmayan bir şekilde ortaya çıkmasıdır. Kadına biçilen bir rol üzerinden yaratılan sosyal ortamın eşitliğe geri döndürülmesi için birtakım imtiyazları kabul etmek gerekir. Belki ütopik eşitlikte kurulan bir ülkede bu durum baştan bir gelenek haline gelebilirdi ama dünya cennet olmadığı için tarihsel gelişim içerinde kurulan bu sosyal düzenin kadınlar için eşit derecede yaşanabilir olması için imtiyazları kullanmak zorundayız. 

Kadının toplumsal yerinin yanlış bir kimlik tanımı üzerinden yapılmasının, kadının bu tanımın sınırlarını aştığı zaman hayatını kaybetmesine neden olan başlıca problem olarak karşımızda durduğuna inanıyorum. Kadının yeri sorunu tartışılırken ortaya çıkan kimlik sorunu ve bu kimlik sorunun üzerine yapılan tartışmalarda genellikle erkekler tarafından savunulan mantık hatalarının ölümcül bir sonucu olduğunu görmek çok zor değil. Bu mantık hatasının doğurduğu sonucun yani kadın cinayetlerinin politik olduğunun reddedilmesi de aynı mantık hatasının başka bir mantık hatasıyla kapatılarak bir sorumluluk reddiyesi olduğunu düşünüyorum. Kadın cinayetlerinin politik olması, bu politik cinayetlerin de temelinde kimliği fiziki farklılığın bir tür üstünlük olarak tanımlanmasından kaynaklandığını anlamak için her hafta sosyal medya gündemini takip etmek yeterlidir.