Bir Müslüman ve Bir Faşist Viyana’da Bir Bara Girer

Müslüman bir kadın, sistemik ırkçılığın çok daha tehlikeli olduğunu keşfetmek için Avusturya’da radikal-sağcı bir grupla tanışır.

NEHAL ABDALLA

Bu yazı opendemocracy.net üzerinden çevrilmiştir.

Almanya’da Hanau’da yaşanan silahlı çatışmadan hemen önceki çarşamba akşamıydı, Viyana’yı, ki benim evimdir, benim gibi insanlardan yani göçmenlerin kızlarından, etnik olarak beyaz olmayanlarda ve Müslümanlardan kurtarmak isteyen bir grupla buluşmak istedim. Bu yüzden, ırkçı hareketlerin Avusturya’da düzenlediği bir toplantıyı ziyaret ettim. Bu benim liderinin adını vermek istemediğim ama Christchurch saldırganları tarafından para desteği aldıktan sonra ünlenen, adı çıkmış faşist bir gruptu. Bu makale için adını gizleyeceğim ve Thomas diyeceğim. Bu etkinlikler yeni katılımcılara yardımcı olmak adına düzenlenen bir online reklam kampanyası adı altında düzenleniyordu fakat katılımcılar kendilerini IB (Identirare Bewegung) adlı radikal oluşumdan sayıyorlardı. Onların sansür ve ifade özgürlüğüne atıf yapan sofistike argümanlarını, toplantılarına katılmak ve kendi doğrularımı iddia edebilmek için lehime kullandım.

Önden bir perspektif olması adına, ben sadece Müslüman bir kadın değilim aynı zamanda başörtüsü takan bir Müslüman kadınım, bu da benim kimliğime yönelik herhangi bir karmaşayı engelliyor ki, ben de zaten kimliğimi gizlemeye yönelik herhangi bir çaba içerisinde değilim.

İlk toplantı Viyana’nın ikinci bölgesinde bulunan bir bardaydı. Barın kapısına doğru yöneldiğim zaman uzun, siyah askeri türden kıyafetler giymiş bir adam kapının önünde duruyordu. Duruş şekli her ne kadar bunu söylemese de görüntüsü kafamdaki tüm basmakalıp marjinal sağ kalıpları tetikliyordu. Görevime bir an önce son vermek adına, anlık kısa bir panikten sonra, adamın yanından geçerek içeriye girdim. İstemsizce gözüme üzücü biçimde tanıdık olduğum o manzara ilişti.

Bardakiler çok sıradan görünüme sahip insanlardı. Onların korkunç ideolojileri asla dış görünüşlerine sinmemişti. Bu sıradanlık benim daha fazla anlamak istediğim bir şey. Bu, bir tür hedefledikleri daha büyük kitleleri kendi taraflarına çekme stratejisi miydi yoksa inançlarının toplumun merkezinde olduğuna dair olan inancın bir sonucu muydu?

Onların korkunç ideolojileri asla dış görünüşlerine sinmemişti.

‘’Kusura bakma ama içeri girmemi engelliyorsun’’ şeklinde içimden geçirdiğim anlarda Thomas tarafından görmezden gelinerek arka odalara doğru giden yolum engelleniyordu. Varlığımın kuşku uyandırıcı bir şekilde algılandığını toplantı boyunca her hareketimin izlenmesinden dolayı söyleyebilirim.

Sadece birkaçı benim bu toplantıya katılmamla ilgilenirken diğerlerinin tavrı daha çok varlığımın son bulmasını ister tarzda bir kayıtsızlıktı. Bu hissi iyi bilirim. Daha önce de hissetmiştim. Özellikle de belirli sayıda çeşitlilik ile başa çıkabilen ama konuşulmamış beyaz üstünlüğünün bulunduğu çevrelerde.

Onların yücelttikleri faşizmin ayak sesleri çok yakından geliyordu.  Hayatım her anında faşist bir grup içinde var olmak adına araçsallaştırılmış varoluş durmumla yüzleştim. Sadece duyguları ateşlemek için konuşulan konular bile rahatsız ettiği kadar tanıdıktı. Büyük Yenilenme (The Great Replacement)? Daha önce birçok politikacının bu söyleme işaret ettiğini duymuştum; beyaz Avrupalıların nüfuslarını azaltmak için tezgahlanmış bir proje olduğu savunan ırkçı bir safsata.

Irkçılık Avusturya politikasının ve oyları kırışmak için İslamofobik mecazları kullanmaktan çekinmeyen politikacıların içsel bir parçası haline gelmişti. Her seçim döneminde ırkçı politik kampanyaları gösteren afişlerin asılması artık Viyana’nın güzelim şehir yapısının değişmez bir parçası olmuştu. Fakat eğer bu aynı ırkçılıksa, aynı öfkeyse, neden sadece çevreden geldiği zaman problem olarak kabul görüyordu?

İlk toplantı bir anda polisin, medyanın ve karşı görüşten protestocuların barın dışında toplanmasıyla bitti. İkinci oturum için organizatörler toplantının yerini gizli tuttular. Bu bar yerine, 10 dakika yürüme mesafesindeki başka bir barda toplandık. Bu bara giderken bir Sih tapınağının yanından geçtik, önümden yürüyen adam hoşnutsuzluğunu belli etti. Gülmemek için kendimi zor tuttum ve içimden ‘başka bir Sih tapınağını cami zannetme vakası’ diye geçirdim.

Vardığımızda, bir masaya geçtik ve etrafımdaki insanlarla konuşmaya başladım. Bir saat kadar üst seviye bir Identitarian üyesi bir konuşma yaptı. Beyaz kadınların az doğurması, beyaz ırkın artık azınlık olması gibisinden klişeleşmiş bir konuşma yaptı. Böylesi bir konuşmayı gerçek hayatta dinlemek ıstırap vericiydi. Konuşma boyunca bir ekranda bir takım istatistiksel veriler dolanıyordu. İki nesil sonrasına ait alakasız ve küçümseyici göçmenlik geçmişi ifadelerin kolumu sanki kahverengi bir kurdele gibi sıktığını hissedebiliyordum.

Fakat asıl acı veren konunun sadece istatiksel olmadığını bilmekti. Benim varlığım kamu için bir tür ‘yabancı’ sergisi halini almıştı.

Eğer ben bile istatiksel olarak ‘Avusturyalı’ sayılmayacaksam, istatistik ve gerçekliğin hüküm sürdüğü ırk sonrası bir dünyada bu ideoloji nasıl tutabilir? Fakat asıl acı veren konunun sadece istatiksel olmadığını bilmekti. Benim varlığım kamu için bir tür ‘yabancı’ sergisi halini almıştı.

Konuşmadan sonra daha önceden konuştuğum yanımdaki adama döndüm. Kendisinin Doğu Avrupalı göçmen bir aileden geldiğini söylemişti. Ona ‘O halde ikimizde Viyana’yı mahveden ‘Kanaken’leriz’’ (Alamanca’da yabancıları tanımlamak için kullanılan aşağılayıcı bir sözcüktür) dedim. Bunu alaycı bit tavırla söyledim. Şaşırdı çünkü az önceki konuşmanın hedefinde olduğunu asla düşünmemişti çünkü burada yabancı dediğinizde anlaşılan şey esmer, siyah, Arap, Türk ya da Müslüman olmanızdır.

Daha sonra, grubun önde gelenlerinden birisi benim olduğum masadan bir sandalye çekti ve küçük bir seyirci topluluğunun önünde uzun bir muhabbete başladık. Biraz eğlence olsun diye sistematik ırkçılık ve İslamofobi hakkında bir rant başlatmaya karar verdim. Yarattığım rahatsızlık ve uyumsuzluk inanılmaz derece de eğlendiriciydi. Son olarak, ekstrem bir grup olmayı reddettikleri halde neden ekstrem sloganları kullandıklarını sordum.

Bu zor soruyla karşılaştığında, Avusturyalıları otobüsün altına atmaktan çekinmedi ve bilimsel ya da doğal terminolojiyi anlamalarının zor olacağını ve zaman alacağını iddia etti. Nihayetinde halkı ‘aptal’ olmakla suçlaması kendi ucuz, ekstrem ve faşist propagandasını haklı çıkartmaya çalışmaktan başka bir şey değildi.

Beni şaşırtan şey, Thomas da benim olduğum masaya oturmuştu. Ne zaman saçma bulduğum bir şeyler söylese, herhangi bir provokatif eylemini engellemek için gözlerimi üzerinde tutuyordum. Onunla özel olarak konuşma gayretinde değildim, ne düşündüğünü biliyordum. İdeolojisi internetin her yerine bulaşmıştı. Ama bir şey söyledi ki bunu cevaplama ihtiyacı hissettim.

‘’ Ailen Avusturya’ya ekonomik nedenlerle geldi ve asla bizim sevdiğimiz kadar bu ülkeyi sevemeyeceksiniz.’’

Azınlıkların deneyimleri Avusturya’nın yakın tarihine dair çok güvenilir birkaç göstergeden biridir. Bu deneyimler Avusturya’nın affedilemez Nazi deneyimi ışığında ırkçılık ve ayrımcılıkla savaşı içeriyor. Göçmelerin çocukları sadece ülkeyi sevmiyor ayrıca ülke demokrasisini korumak için ağır bir yükün altına girerek, ayrımcılığa karşı kökten bir savaşa da girişiyor. Ama Thomas bunu göremeyecek kadar kör olduğu için, tarih masasında tekrar yanlış olan tarafa oturuyordu.

En merkezi kurumlarında ırkçılığa hoşgörü küratörlüğünü yapan toplumlar, tam da radikal sağ karşısında sınırları bulanıklaşan toplumlar.

Böyle insanlarla konuşmanın beni biraz rahatlatacağını düşündüm. Bu arayışım nedenini anlamak için saf bir arayış mıydı? Neydi tam olarak? Cevabı bulmakta zorlanıyorum. Belki de ırkçılık neden var? Sorusunu merak ediyordum. Sorunun cevabı yerine, tam önümde bu tip insanların mobilize ettiği toplumların bir resminin kristalize olduğunu görebiliyordum. En merkezi kurumlarında ırkçılığa hoşgörü küratörlüğünü yapan toplumlar, tam da radikal sağ karşısında sınırları bulanıklaşan toplumlar.

Anti ırkçı olduğumuzu çok kolay iddia edebiliriz ama bu ırkçılık sistemimize, davranışlarımıza, inançlarımıza ve konuşmalarımıza karıştığında onu görmek mümkün olmayabilir. Irkçılığın normalleşmesi ve özellikle İslamofobinin normalleşmesi radikal sağın ve onun yandaşlarının anaakımlaşmasıyla alakalı. Bu deneyim benim için bunun gözler önüne serilmesiydi. Politik ve toplumsal merkez benim kendi realitemin bir kurbanı değil. Başka bir radikal tarafından da ele geçirilemez ama daha çok aşırılığı mümkün kılabilir. Bu çaresizce kabul etmemiz gerek bir görevdir.  

Sistematik ırkçılığın ve beyaz üstünlüğünün tehlikelerini ve bunun radikal-sağı cesaretlendirme üzerindeki etkilerini ciddiye almayan toplumlarda radikal sağa karşı yeterli bir mücadele de olamaz. Öyleyse, sevgili okuyucu şunu söylememe izin verin: EVET, size sistemik ırkçılığın çok daha tehlikeli olduğunu söylemek için radikal-sağcı bir grupla görüşmeye gittim.

Çeviren: Sait Bostan

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s