HAYAT ÖLÜM İLE YOK MU OLUR?

Hayat yaşamımızın içerisinde var olduğuna kanaat getirdiğimiz bir olgudur/bir şeydir. Ölüm ise aynı yaşamamızda gün yüzüne çıkacak olan yani bir gün açığa çıkacak/belirecek olan bir gerçektir. İşte bu yazımızda yaşamımızda varlığına inandığımız hayat ile ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğimiz -ama bir gerçek olduğuna da inandığımız- o ölümün birbirine en yakın olduğu noktadaki yani “ölüm anındaki” ilişkisini irdelemeye çalışacağız.

Diğer bir değişle; biz bu yazımızda ölümden sonra hayatın yok olup olmadığını sorgulamıyor, ölüm vasıtası ile hayatın yok olup olmadığını anlamaya çalışıyoruz

Şimdi yazımıza geçmeden evvel birkaç terime, kavrama netlik kazandırmamız gerekmektedir. Zira yazıyı okur iken içerisinde bulunan kimi kavramları kendi zihninizdeki anlam ile (şayet farklı ise) değil de yazıyı yazanın zihnindeki anlam ile değerlendirmeniz, yazı içerisinde belirtilmek istenin fikri görme açısından daha yararlı olabilir

OLGU: Herhangi bir kelimenin statik çehresini yani kendin olma durumunu sembolize etmek maksadıyla o kelime ile bir tamlama halinde kullanılır.

Misal;

“Kitap olgusu” tamlamasında olgu kavramı kitabın ne anlama geldiğinden çok kitabın hakikatte var olma durumunu, en temelde / özde bulunan halini ifade etmektedir.

“Suret olgusu” aynı mantık ile burada da olgu kavramı suret kelimesinin tanımlamasını değilde, sabit olan en temelde / özde var olan mantıksal anlamını ifade ediyor.

Herhangi bir kelimenin tartışmasız, en temeldeki / özdeki karşılığını bilmesek de onu ifade edebilmek için o kelimenin sonuna “olgu” kavramını getirir ve bu şekilde o bilmediğimiz statik olan anlamı sembolize eden “kelime + olgusu“ tamlamasını kullanırız.

OLMA DURUMU/HALİ: Herhangi bir “şey” in / herhangi bir olgunun yani herhangi bir “şey” in olgusal anlamdaki karşılığının, bir bütün içerisinde bulunma durumu / bir bütünde bulunma hali.

Muhtemelen buna verilebilecek en net örneklerden biri sayılardır.

3 sayısı içerisinde “tek sayı olma” durumunu barındırır.

4 sayısı içerisinde “çift sayı olma” durumunu barındırır.

       Veyahut

3 sayısı içerisinde “çift sayı olmama” durumunu barındırır.

4 sayısı içerisinde “tek sayı olmama” durumunu barındırır.

Yazıya yaşantımız içerisinde – beş duyu organıyla bile olsa- gözlemleyerek gerçek olduğuna kanaat getirdiğimiz iki husus ile başlayalım.

  1. Dünyada bulunmuş olan herkes %99,99 ihtimalle öldü, dünyada bulunanlar ölmekte ve dünyada bulunmakta olan ile bulunacak olanların hepsi bir gün %99,99 ihtimalle ölecek.

  1. Bedenin maddesel anlamda “beden” olarak var olmasını sağlayan ve devam ettiren şey; içerisinde bulunan “canlılık / hayat / şuur / bilinç / vb.” olgusudur. Daha net bir ifade ile beden de bulunan ve maddesel olmayan bir şey.

Birinci Husus

Şayet günümüze kadar dünyada bulunmuş olan milyarlarca insandan yalnızca bir tanesi bile ölmeyip şu ana kadar yaşayarak gelmiş olsaydı, elimizdeki teknoloji ve haberleşme ağı ile global bir dünya içinde bu istisnanın gizlenebilmesi olanaksız olurdu diye düşünüyorum. Komplo teorisi perspektifinden bakar isek zaten felsefe ile uğraşamayacağımızdan o ihtimale hiç girmiyorum.

Böyle bir istisna ile de karşılaşmadığımızı göz önünde bulundurarak, dünyada yaşamış olan tüm insanların %99,99 ihtimalle öldüğüne inanmamız doğaldır diyebiliriz. Hali hazırda yaşamakta olanların öldüğünü görmekteyiz. İşte bu iki etmen vasıtasıyla da ölmemiş olanlar ile yaşayacak olanların elbet bir gün öleceği sonucuna ulaşmamız, %99,99 ihtimalle kaçınılmazdır.

İkinci Husus

“Töz” ün madde olmadığının ya da Madde’nin “Töz” olmadığının ispatı, aynı zamanda bu düşüncenin de ispatıdır. Çünkü beden dediğimiz organizmanın “beden” mahiyetini kazanmasını sağlayan o soyutluğun, en temelde maddeye dayanmadığını da ispat etmiş oluyoruz. Ve bu soyutluğun olmadığı bir durumda beden dediğimiz organizmanın “beden” olma durumunu kaybettiğini, sadece maddesel olan tüm maddeler gibi zamanla ayrışarak dağıldığını görüyoruz. Dolayısıyla o beden dediğimiz organizmanın” beden” olma durumunu var eden ve yaşantı içerisinde o mahiyet ile var olmasını sağlayan etmenin, beden içerisindeki soyutluk olduğu sonucuna da ulaşmış oluyoruz.

     (Tabi bu noktaya kadar birkaç ispat daha gerekli olabilir.)

  Genel anlamda bu ispatı yazmaya çalışmak komple bu yazının dışına çıkmak anlamını ifade edeceğinden -en azından şu an için- bu kısmı atlamak zorundayız.

Öncelikle yazıyı okuyan her bir zihne şu soruyu sormak isteriz.

“Ölüm ile Hayat’ın yok olma ihtimalini ya da ölümden sonra hayatın yok olup olmadığını düşünmemizin / sorgulamamızın sebebi nedir?”

İnsanda bulunduğuna kanaat getirdiğimiz merak, anlama çabası gibi faktörleri sebep olarak kabul edebiliriz. Ama bunlar herhangi başka bir şeyi düşünmemizin ya da sorgulamamızın da sebebi olarak kabul edilebilir. Biz burada spesifik bir neden arıyoruz. Yani bu düşüncenin / sorgulamanın sebebini.

Kendi açımdan şu cevabı verebilirim;

Hayatın var olduğuna yani hayat dediğimiz olgunun var olduğuna yönelik olan inancımızın temelinde “mantık” değil, beş duyu organımız ile elde ettiğimiz gözlemler yatmaktadır. Diğer bir değiş ile hayat olgusunun var olduğuna yönelik ispatlarımız “mantıklı olan” değil “mantıklı görünen” şeylerdir.

Yani ölümden sonra da hayat dediğimiz olguyu aynı şekilde gözlemleyemiyor oluşumuz, hayat olgusunun ölümden sonraki var olma durumundan şüphelenmemize neden oluyor. Bu da doğal olarak bir sorgulama şeklinde zihnimizde beliriyor.

İşte bu tarz sorunsalların cevabını belli bir noktadan sonraki safhada değil de bizatihi olgunun mantıksal ispatında aramak gerek. Daha açık bir şekilde ifade edecek olur isek;

 Hayatın ölümden sonra yok olup olmadığının cevabını ölüm ya da ölümden sonraki safhadan aramaktan ziyade hayatın var olma durumunun mantıksal ispatında aramak gerek. 

 Tabi en başta da belirttiğimiz gibi biz bu yazıda ölümden sonra hayatın yok olup olmadığını sorgulamıyoruz, bu durumu irdelemiyoruz. Biz bu yazıda, ölüm vasıtasıyla hayat olgusunun yok olup olmadığını sorguluyor, ölüm ile hayatın birbirine en yakın olduğu durumdaki -ölüm anındaki- etkileşimini irdeliyoruz.

Evet, bu yüzünden de hayatıın mantıksal ispatından ziyade, hayat olgusu ile Ölüm olgusunun ilişkisine yönelelim.

Yazının başlarında “Olma durumundan / halinden” bahsetmiştik. Bu perspektiften beden içerisindeki hayat olgusuna bir bakalım.

Olma durumunu sayılar üzerinden örneklendirmiştik.

3 sayısının “Tek sayı olma durumunu” barındırması ya da “Çift sayı olmama durumunu” barındırması gibi.

Çift bir sayıda da tam tersi geçerli idi.

Benzer bir mantık ile beden dediğimiz organizmada “Canlı olma durumunu” ve “Cansız olmama durumunu” içerisinde barındırmaktadır.

Yaşantımızda var olduğuna kanaat getirdiğimiz bir insanın bedeni, öldüğüne kanaat getirdiğimiz bir noktadan sonra artık bize “ceset” anlamını ifade etmeye başlıyor.

Daha halk ağzı ile ifade edecek olur isek;

“Ölen insanın ardında kalan organizma bir cesettir. Beden olarak tanımlanamaz.”

İşte yukarıdaki mantıkla baktığımızda cesede de içerisinde “Cansız olma durumunu” ve “Canlı olmama durumunu” barındırmaktadır diyebiliriz.

Tabii buradaki en temel fark; “Beden” dediğimiz organizma yaşam içerisinde var olma durumunu devam ettirebiliyor iken, “Ceset” dediğimiz organizma yaşam içerisinde var olma durumunu devam ettiremediği gibi zamanla ayrışarak toprağa / tabiata / kozmosa karışıyor.

Toparlayacak olursak beden içerisinde “canlı olma durumunu” ve “cansız olmama durumunu” barındırıyorken, ceset de içerisinde “cansız olma durumunu” ve “canlı olmama durumunu” barındırmaktadır.

Dolayısıyla “beden” ile “ceset” birbirinin zıttı hükmündedir. Biri canlılığı diğeri cansızlığı, biri hareketi diğeri hareketsizliği, biri var olma durumunu diğeri var olmama durumunu sembolize etmektedir.

Organizmayı “beden” kılan hayat olgusu olduğu gibi onu “ceset” kılanda ölüm olgusudur. Bu bağlamda hayat olgusu ile ölüm olgusu birbirinin zıttı hükmündedir.

Evet zıt olan ya da zıt olma durumunda bulunan bu iki olguyu irdelemeye devam etmeden önce aralarında bulunan “Zıtlık” olgusunu bazı örnekler üzerinden incelemeye çalışalım.

Kulpsuz Çaydanlık yazdı, devamı gelecek.